Venezuela başlangıç mı, son mu?
Tarihin yeni bir “ABD eliyle özgürleştirilme(!)” anındayız. Göründüğü kadarıyla büyük şeytanlardan bir tanesi daha etkisiz hale getirilmiş durumda. Amerikan askeri ve istihbari gücünün düşmanlarına korku saldığı kusursuz bir operasyonla yatağından alınan Venezuela devlet başkanı Nicholas Maduro şimdilik son kurban.
Üzerine giydirilmiş Nike eşofmanı ve elleri kelepçeli fotoğrafıyla dünya medyasına servis edilmiş görüntüsü içler acısı. Kuşkusuz Maduro’nun otoriterliği, kötü yönetimi, narkotik trafiğiyle ilişkisi ya da meşruiyeti konusunda uluslararası kamuoyunda her zaman tartışmalı bir kanaat vardı. Ancak ABD baskısı karşısındaki dik tutumunun küresel kamuoyunda belli bir sempati uyandırdığı da bir gerçek.
Venezuela devlet başkanının kendi evinde bir dış gücün askeri müdahalesi ile derdest edilmesi durumu kamuoyu nezdinde eleştirilse de devletler düzleminde yalnızca “endişeliyiz” “kaygıyla izliyoruz” “kınıyoruz” türünden tepkiler gelmesi dikkatlerden kaçmıyor. İnsanların büyük kötüye karşı çıkan küçük kötülere yani kötünün iyisine yönelmeleri şaşırtıcı değil; peki ya devletler? Onlar neden görece sessiz bir bekleyiş içerisindeler? Diplomasiye ne oldu? Uluslararası kurumlar, hukuk, normlar, küresel etik nerelerde?
Isaiah Berlin “seçimlerimiz iyi ile kötü arasında değil kötü ile daha az kötü arasındadır” derken, özgürlük ya da ahlak kavramlarının soyut idealler olarak değil somut tehdit ve zorunluluklar içerisinde anlam kazandığını söyler. Bu nedenle siyasal aktörler genellikle doğru olanı değil, daha az yıkıcı olanı seçmeye meyillidirler. Kısaca siyasette seçimler doğruyu aramaz; daha az yıpratacak, daha güvende hissettirecek ve daha düşük maliyetli seçenek bulunur ve o, “doğru” olarak yapılandırılır.
Uluslararası ilişkiler sisteminin dinamiği de çoğunlukla böyle........
