menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sadakat rejimine geçiş

16 0
yesterday

İran’da bir rejim değişikliği sağla­mak adına başlatı­lan savaş, başka ül­keleri “demokratik­leştirmesi ile ünlü” ABD’de bir tür rejim değişikliğine yol aç­mış durumda. Geç­tiğimiz hafta Kara Kuvvetleri Komuta­nı dahil çok sayıda üst düzey as­kerin görevden alınmasıyla so­nuçlanan siyasi müdahale, Ame­rikan tarihinde görülmemiş bir sivil-asker dengesi/dengesizliği yaratmış görünüyor. Öncesinde en üst düzey güvenlik bürokrat­larından bazı istifalar gelmiş ol­sa da, Savaş Bakanı Hegseth’in sorumluluğu üstlendiği bu son tasarruf, savaşın orta yerinde or­dunun en tepesinde gerçekleşen bir darbe niteliğinde. İlk bakışta Trump stili bir liderden bekle­nebilir bir “yönetim tercihi” gi­bi görünse bile görevden alma­lar, ABD’de müesses nizamının en hassas fay hatlarından birine, yani geleneksel asker-sivil den­gesine hoyratça dokunan son de­rece aykırı bir durum.

Sivil otorite ile askeri profes­yonellik arasındaki sınırın yeni­den çizilmesi anlamını taşıyan bu son gelişmeyi anlamak için siyaset bilimci Samuel Huntin­gton’ın “Asker ve Devlet” (The Soldier and the State) adlı ese­rine bir göz atmakta fayda var. Huntington, 1957 tarihli kitabın­da modern demokrasilerde asker ve sivil arasındaki ilişkiyi “ob­jektif ve sübjektif” sivil kontrol olarak iki ayrı modelle açıklıyor. Ona göre objektif kontrolde or­dunun profesyonel özerkliği ko­runmakla birlikte sivil otoriteye bağlı kalması; sübjektif kontrol­de ise ordunun bütünüyle siya­sallaştırılarak sadakat eksenin­de yöneticilerin mutlak otorite­sine bağlanması esası geçerli.

Huntington, yaklaşık 70 yıl önce kaleme aldığı bu eserinde kısa süre önce İkinci Dünya Sa­vaşından zaferle çıkmış, SSC­B’nin yayılmasına karşı NA­TO’yu kurmuş ve Kore Savaşı’nı kazanmış dev bir askeri yapının gölgesinde sivil siyasetin nasıl korunacağına kafa yormaktay­dı. Temel sorusu sürekli teyak­kuz halinde bir ortamda, büyük bir askeri gücü demokratik araç­larla kontrol altında tutmanın mümkün olup olmadığıydı. Or­dunun hem bu denli güçlü olup hem de siyasetten uzak durması söz konusu olabilir miydi?

Şimdilerde ABD’de ciddi bir tartışma konusu haline gelen bu soru, ilginç ve oksimoron bir kutuplaşma yaratmış durum­da. Normal şartlarda sivilleşme eğiliminin yanında durması ge­reken liberal demokratlar, savaş dönemindeki bir askeri düzene müdahalenin yanlışlığını vurgu­larken, bazı cumhuriyetçi muha­fazakarlar ise Trump’ın yanında saf tutmuş görünüyorlar. Liberal demokratların kaygısı bu müda­halenin liyakate göre değil sa­dakat esasına göre şekillenmiş bir komuta kademesi oluşumu­na yol vermesi. Bu, doğal olarak özerk, profesyonel ve tarafsız bir silahlı kuvvetler düşüncesine göre mimarisi yapılandırılmış olan Amerikan ordu geleneğine son derece ters bir durum.

Cumhuriyetçiler ise anayasal olarak başkomutanlık yetkisi­nin ABD Başkanında olduğunu ve bu durumun bir tasfiye de­ğil, verimlileştirme operasyonu olarak değerlendirilmesi gerek­tiğini öne sürüyorlar. Trump ve yakın çevresi ise ordunun zaten çoktan siyasallaştığını ve sava­şa değil kendilerine muhalefet eder bir hale geldiğini düşünü­yorlar. Görevden almalar ise on­lara göre silahlı kuvvetleri siya­setten arındırmaktan ve sistemi yeniden seçilmişlerin üstünlü­ğüne dayalı hale getirmekten başka bir şey değil.

Objektif kontrolden subjektif kontrole kayış mı?

Trump yönetiminin teorik dayanağı ve baz aldığı norm ise demokrasinin sivillerin üs­tünlüğüne dayalı bir rejim ol­duğu iddiası. Nitekim Huntin­gton’un en güçlü entelektüel karşıtlarından birisi olan sos­yolog Moris Janowitz, orduyu yalnızca savaşan bir yapı olarak değil aynı zamanda toplumla iç içe geçmiş, ve tamamen apo­litik olması mümkün olmayan bir kurum olarak görenlerden. Ona göre silahlı kuvvetler top­lumdan uzak bir profesyonellik inşa edemez; ve varlık sebebi sürekli savaş değil daimi istik­rardır. Demokratik sistemlerde nihai karar yetkisi sivillere ait olduğuna göre de ordunun sis­teme entegrasyonu şarttır.

Özerk orduyu savunan Hun­tington’un yaklaşımı ise “ob­jektif sivil kontrol orduyu pro­fesyonelleştirip devletin bir aracı haline getirerek hedefi­ne ulaşır; sübjektif sivil kont­rol ise orduyu sivilleştirip onu devletin aynasına dönüştüre­rek” biçiminde. Yani kurum­sal sürekliliğe siyasi müdaha­lelerin doğru olmadığına ina­nıyor. Şimdilerde izlediğimiz biçimde “seçilmiş bir kralın”, yetkisi olsa bile askeri kurum­sallaşmayı bozması ve kendi aynası haline getirmesi böyle düşünenlere göre sakıncalı.

ABD’deki tartışmalar artık sis­temin bütünü üzerinden yürü­yor. RAND Corporation ve Atlan­tic Council’in analizlerinde öne çıkan söylem, bu tür hamlelerin tek başına okunmaması gerekti­ği şeklinde. Onlara göre kadro po­litikası, devletin genel söylemi ve güvenlik stratejisiyle birlikte ele alınmalı. Eğer bir lider, “derin devlet”, “sadakatsiz bürokrasi” gibi kavramlarla kurumsal yapı­ları hedef alıyorsa ve eş zamanlı olarak üst düzey askeri kadroları da değiştiriyorsa, bu durumu tek­nik bir karar olarak okumak yan­lış olur. Bu, yeni bir politik inşa sürecidir. Ancak bu tür kararlar hem ordu içindeki otorite-itaat dengesi bozar ve atamaları siyasi yönelimler belirler, hem de aske­rin kurumsal hafızası ve profes­yonelliği zedelenir.

Dolayısıyla geldiğimiz nokta­da sadece “kimin komutan ol­duğu” değil, “hangi aklın devre­de olduğu” önem kazanmış du­rumda. Tüm dünyanın sıkıntısı da zaten bu; on binlerce insanın hayatını kaybettiği bir savaşı “play-station oyunu” zanneden ve savaşmayı generallerden da­ha iyi bildiğini iddia eden bir ak­lın (!) ipleri eline almış olması.


© Dünya