menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bu savaş nasıl biter?

45 0
16.03.2026

Savaşlar, genel­likle yarattığı maliyetler ulaşmak istenen hedefleri aştığı zaman biter” ifadesi, çağımızın diplomasi gurusu Henry Kissinger’a atfedilen bir sözdür. Bu ifade savaşların çok katmanlı bir sü­reç olduğunu cephe­de askeri başarı olarak görülen şeyin geri planındaki ekono­mik, politik ve psikolojik ma­liyetleri bize hatırlatarak işin nereye kadar gidebileceğinin öngörülebilmesi bakımından önemli. Zira hedefler ve o he­defe ulaşmak adına ödenecek bedeller bir bütün. Ne kadar güçlü görünürseniz görünün arenaya çıktığınızda kolay bir zafer yok.

Savaşa başlama kararı ver­meden önce yapılan hesaplar genelde hızlı ve kesin sonuç­lara odaklanır. Ancak eğer he­deflenen sonuca arzulanan za­manda ulaşılmazsa ekonomik ve psikolojik yük, toplumsal yorgunluk, siyasi sorumluluk ve diplomatik maliyet artmaya başlar. Zafer geciktikçe, baş­langıçta ulaşılması “zorunlu” olarak saptanan hedefler, men­zilden çıkar ve hatta vazgeçile­bilir meseleler halini alır. Nite­kim Vietnam ve Afganistan’da da maliyet ile hedef arasında­ki makasın açılması, başlan­gıçtaki ilk hedeflerden vazge­çilmesiyle savaşın sonlanması mümkün olmuştur.

Savaş yolculuğu kolayca ön­görülebilir, matematik bir sü­reç değildir. Savaşın öncesinde teknik adamlar, siyasiler, as­kerler birlikte bir yol haritası oluşturduklarında, rakipleri­nin de benzer bir ekiple karşı tarafın taktiklerini etkisiz kıl­mak için bir masada toplan­tı haline olduğunu unuturlar. Düşmanı küçümsemek ve ma­tematik tuzağına düşmek en büyük yanılgıdır. Zira en zayıf olanın bile bir savunma, savuş­turma planı vardır.

Bir tarafın askeri bakımdan tartışılmaz üstün kabul edildi­ği bugünkü gibi asimetrik sa­vaşlarda güçlü olan çoğunlukla tüm potansiyeliyle ortadadır. Neler yapabileceğini bilirsiniz; sizi yok edebileceğini de. Zayıf olan taraf ise derin dehlizlerin­de gizledikleri karşı potansi­yelini ancak acil bir durumda ortaya çıkacak şekilde hazır­lamak zorundadır. Tıpkı kurt­lar sofrasına misafir olmuş bir tilki gibi kurnaz, zeki ve gizem­li olması, kurdun kaba gücüne karşı kullanacağı en büyük ko­zudur; aksi halde kuzu olarak menüye sunulur. İran’ın ko­layca menüye meze olabilece­ğini düşünmekse ancak sınırlı bir zeka kapasitesinin sonucu olabilir.

İran’la nasıl bir savaş?

ABD-İsrail bloku ile İran ara­sındaki savaş yeni ve ani bir kriz değil. Yaklaşık elli yıllık bir bitmeyen bir hesaplaşmanın ve rövanş arayışının yeni perdesi. 1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi bir rejim değişikliği­nin ötesinde bölgesel dengeleri sarsıcı bir tarihsel bir kırılmay­dı. Şahın devrilmesi ile ABD yalnızca bölgedeki en güvenilir müttefikini kaybetmemiş ay­nı zamanda kendisine meydan okuyan bir ideolojik aktörle de yüzleşmek durumunda kalmış­tı. Bu nedenle İslam devrimi ve yeni İran konusu ABD liderli­ğindeki Batı sistemi açısından her zaman sıradan bir dış poli­tika dosyasından çok daha faz­lası oldu.

Devrimden bu yana Batı dün­yası ABD baskısının da etkisiy­le İran’la ilişkilerinde hiçbir zaman tam bir normalleşme sağlayamadı. Yeni rejim üze­rindeki baskı ekonomik yaptı­rımlar, diplomatik izolasyon, teknolojik ambargo ve bazen örtülü operasyonlar vs. gibi do­laylı ve zorlayıcı araçlar üze­rinden sürdürüldü. İran-Irak savaşının ürettiği yıkımın ar­dından uygulanan uzun süreli yaptırımlar, İran’ı küresel sis­temin dışına iterek rejimi pes ettirmeyi hedefliyordu. Tam tersi oldu ve devlet aygıtıyla rejim, savunmacı bir refleksle bütünleşti. Rejimin baskısın­dan bunalan halkın zaman za­man sokaklara dökülerek ger­çekleştirdiği irili ufaklı pro­testolar ise rejim tarafından düşmanla iş birliği yapan ha­inlerin operasyonu olarak gö­rüldüğünden çok sert bir bi­çimde bastırıldı. İran’daki son protestolarda hayatını kaybe­denlerin sayısı orta çapta bir savaşın ürettiği insan kaybına yakındı.

ABD’nin İran’la hesaplaşma­sı 2000’li yıllarla birlikte İsra­il’e verilen vekalet üzerinden yürütüldü. Arap-İsrail çatış­maları süreci, İran-İsrail pers­pektifine evrildi. İran’ın nük­leer programını durdurma id­diasıyla uygulanan baskı, bir fragman niteliğindeki 12 gün savaşının ardından “Destan­sı Öfke” olarak isimlendirilen saldırı ile aktif bir sıcak çatış­maya dönüştü.

Şimdiden milyarlarca dolar­lık maliyet ve on binlerce in­san kaybına yol açan bu sava­şın nerede biteceği bilinmiyor; üstelik taraf ve muhatapları da çok açık değil. İran füzeleri­nin hedef bölgesi sadece İsra­il’e değil tüm Körfez ülkeleri­ne, Azerbaycan’a, Türkiye’ye, Hindistan’a kadar uzanan bir perspektifte her yöne yayı­lıyor. İran -ayakta kalan kıs­mıyla- yönetiminin bir yandan çevre ülkelere füze yollarken diğer yandan resmi ağızlardan özür dilenmesi tuhaf bir du­rum olsa da “Mozaik” taktiği üzerinden dağıtılmış, merke­zi kontrolü olmayan komuta sistemi nedeniyle anlaşılabi­lir. Füzelerin İran toprakların­dan geldiği tespit edilmesine rağmen hedef olan ülkeler ta­rafından sorumluluğun İran’a mal edilmemesi ve “false flag”, yani sahte bayrak kategorisin­de değerlendiriliyor olması da içinde yaşadığımız sahtelik­ler dünyasında göze değil, akla inanılmasından kaynaklanıyor gibi. Kimse diğerini kolayca kandıramıyor; belki de herkes kendi çıkarı için uygun olana inanıyor diyelim.

Tüm savaşlar biter; özellik­le de karadan ilerleyecek bir mecra yoksa uzamaz bile. Fü­zelerin, droneların sayısı bel­lidir ve envanterin bir sonu olur. Tabi eğer başka başat güç­ler tarafından savaş vekaleten sürdürülmek istenmiyorsa. Bu savaş bölgesel düzeyde sü­ren küresel bir kapışma oldu­ğu için sistemi çökertme riski var. İran’ın stratejisi savaşı yö­netişi tüm dünyayı etkileyecek bir küresel şok dalgası yaratma üzerine kurulduğundan ABD ve İsrail üzerindeki uluslarara­sı baskı büyük.

Enformasyon savaşında ise büyük bir karartma uygulanı­yor. Savaş sürerken kimin öl­düğünü geride kimin kaldığını bilmiyoruz. Bildiğimiz şu: ABD savaştan çekilmek için bir za­fer anlatısı bulma arayışında ve Sun Tzu’nun ifadesindeki gibi onlara hızla “geri çekilme­leri için altından bir köprü in­şa etmek” gerekiyor. ABD ya­kında kendi dünyasına döner. Bu coğrafya da geride kalan İsrail’in ise eğer varlığını sür­dürmek istiyorsa savaş taktik­lerini değil, barış stratejilerini geliştirmek durumunda oldu­ğunu artık gördüğünü umalım.


© Dünya