Bir teşekkürün ardından gelen bir tefekkür!
Bazen bir toplumun ahlâkî nabzı, büyük meydanlarda değil; küçük duraklarda atar.
Bir kürsüde değil, bir otobüs durağında…
Bir konferansta değil, günlük hayatın sıradan bir anında…
Ramazan’ın vakur ikliminde, kalabalığın ortasında iki genç kız… İlk anda içimde bir sızı hissettim. Bu sızı, Aziz İslam’ın en önemli şiarlarından biri olan orucun, toplumsal alanda hafife alınmasıydı. Fakat o sızı öfkeye dönüşmedi. Zira biliyordum ki İslâm, kızgınlıkla değil hikmetle konuşmayı emreder.
Yanlarına yaklaştım. Sesimi yükseltmeden, itham etmeden, yargılamadan… Ramazan’ın bir şeâir olduğunu, yani Allah’a ait nişanelerden biri olduğunu; bu ayın yalnız bireysel bir ibadet değil, toplumsal bir hürmet zemini olduğunu ifade ettim.
Beklediğim bir itiraz değildi karşılaştığım cevap:
“Farkındayım, haklısınız. Teşekkür ederim.”
İşte o an anladım ki mesele gençliğin bozulması değil; üslûbun kaybolmasıdır.
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.” (Nahl 16/125)
Ayet-i kerîmede geçen “hikmet”, sadece doğruyu bilmek değil; doğruyu doğru zamanda, doğru kelimelerle ve doğru kalple söylemektir. Hikmet, muhatabın kalbini kapatmayan sözdür.
“Mev’iza-i hasene” ise kalbi incitmeyen, onur kırmayan, insanı savunmaya geçirmeyen nasihattir.
Bugün çoğu zaman haklı olmakla........
