Masumiyet Müzesi ve Edebiyatın Etiği
İZLE Çavuşesku’nun Termometresi 2’li Görüş İki Savaş Bir Yazar Cumhuriyet’in Edebiyatı Varsayılan Ekonomi Yakın Tarih Tümünü Gör
Çavuşesku’nun Termometresi
Cumhuriyet’in Edebiyatı
OKU Yazılar Röportajlar Çeviriler D84 INTELLIGENCE Asterisk2050 Yazarlar Kitap Yorum
D84 FYI Hariçten Gazel ABD Gündemi Avrupa Gündemi
Masumiyet Müzesi ve Edebiyatın Etiği
Masumiyet Müzesi’nin dizi uyarlaması, romandaki eril dil tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. 2008’deki ilk yayımlanış sürecinde bu denli yoğun olmayan tepkiler, dizinin popüler kültüre hitap eden yaygınlığıyla birleşince belirginleşti. Anlatı, yüzeyde bir aşk romanı ya da melodramatik bir hikâye olarak görülebilir. Ancak metin kendini açtıkça, farklı okumalara kapı araladığından bu tartışmaları da bir yönüyle beslemektedir. Roman bir aşkı merkeze alıyor, evet. Ancak bunu belirli bir perspektiften yapmakta. Kemal anlatıyor. Kemal hatırlıyor. Kemal seçiyor, biriktiriyor, saklıyor ve en sonunda da sergiliyor. Füsun ise çoğu zaman anlatının içinde değil, anlatının nesnesi olarak var.
Bu yapısal tercih, romanın özellikle feminist okuma pratikleri üzerinden sert eleştiriler almasına neden oluyor bugün. Tartışmanın merkezinde ise şu soru var: Metin erkek bakışını ifşa mı ediyor, yoksa onu meşrulaştırarak yeniden mi üretiyor? Bu durum bizi sanatın özerkliğine dair daha geniş bir tartışmaya götürüyor ister istemez.
Bir roman, temsil ettiği bakış açısı nedeniyle etik olarak sorumlu tutulmalı mıdır?
Sinema teorisiyle literatüre giren erkek bakışı (male gaze) kavramı, aslında çok daha geniş bir temsil sistemini tanımlar. Bu yapıda erkek anlatının kurucu öznesi, kadın ise bu anlatının arzu nesnesi olarak konumlanır. Bu hiyerarşi yalnızca görsel bakışı değil, dilin yapısını, hafızanın işleyişini ve anlamın nasıl üretildiğini de doğrudan belirler.
Kemal’in anlatısı tam da böyle bir yapıya yaslanıyor. Füsun’un yüzü, saçları, elbiseleri, sigara tutuşu… Roman boyunca Füsun’un bedeni ve varlığı, Kemal’in hafızasında parçalanıyor, detaylandırılıp nesneleştiriliyor. Hatta müze fikri bile bu nesneleştirmenin maddi bir karşılığı. Dolayısıyla Füsun’a ait eşyalar, bir aşkın kanıtından çok, bir sahiplenmenin arşivi. Peki eleştirilen bu durum, aşkın doğasında olan sahiplenme duygusunu ıskalamış olmuyor mu acaba?
Feminist eleştiri, kadın karakterin kendi anlatısını kuramaması ve iç dünyasına erişimin engellenmesi üzerinden haklı bir soru sorar. Kadın karakter neden kendi anlatısını kuramaz? Neden kendisi adına konuşamaz? Ancak metni eleştirmekle onu ideolojik olarak mahkûm etmek arasında ince bir çizgi vardır. Feminist okuma, metnin bilinçdışı kodlarını açığa çıkarmayı hedefler. Bu çaba, eserin varlık hakkını reddetme amacı taşımaz. Taşımamalıdır. Buradaki asıl mesele, feminist bakış açısından, romanın erkek bakışını bir norm olarak mı sunduğu, yoksa bu bakışı görünür kılarak teşhir mi ettiğidir.
Siyaseten doğruculuk (political correctness) kavramı, başlangıçta dışlayıcı ve ayrımcı dil kullanımına karşı bir duyarlılık olarak ortaya çıktı. 20. yüzyılın son çeyreğinde özellikle Anglo-Amerikan üniversitelerinde, dilin ideolojik bir araç olduğu bilinci iyice güçlendi. Irkçı, cinsiyetçi ya da ayrımcı ifadelerin dönüştürülmesi gerektiği savunuldu.
Bu bağlamda siyaseten doğruculuk, bir etik hassasiyet olarak başladı. Temelde neydi bu? Dil dünyayı kurar, öyleyse dili dönüştürmek gerekir. Ama kabul etmek gerekir ki, zamanla kavram, daha normatif ve hatta baskıcı bir çerçeveye oturdu. Sanat eserlerinden, karakterlerden, hatta kurgu içindeki olumsuz figürlerden bile bir çeşit doğru temsil beklentisi doğdu.
Burada tehlikeli bir alan ortaya çıktı. Hassas ve çoğunlukla gözden kaçan bir alan. Temsili analiz etmek başka, temsili yasaklamak başka şey. Bir roman, ahlaken kusurlu bir karakteri anlatabilir. Hatta anlatmalıdır. Çünkü insan fazla fazla kusurludur. Eğer her sanat eseri etik olarak steril bir evren kurmak zorunda kalırsa, edebiyatın dramatik gücü zayıflar. Hayattan kopar. Ve tam da bu nedenle gerçek temsil krizi........
