menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ateşin ve Dumanın Tadı Bir Çağın Üzerinde

27 0
20.04.2026

Cinayet, ihanet, şiddet, intihar…

Ne çok duyuyoruz artık bu kelimeleri. Sadece haber başlıklarında da değil; hayatın içinde. O kadar sık duyuyoruz ki, artık anlamları siliniyor, geriye sadece tekrarın boş sesi kalıyor.

Her biri, bir toplumun vicdanını, merhamet duygusunu, adalet arayışını doğrudan ilgilendiren ağır dosyalar. Mahkeme raflarını kabartan, hukuk sistemini zorlayan…

Gezegen uzun süredir bir şiddet sarmalının içinde debelenip duruyor. Kör bir döngü de değil; yönü, dili ve hedefi olan bir yıkım hali. Sokakta ya da evde başlayan şiddet, çoktan devletlerin diline, liderlerin kararlarına, sınırların ötesine taşmış durumda. İran’da, Lübnan’da, Gazze’de, Ukrayna’da… Yaşanıyor. Eş zamanlı olarak da izleniyor.

Güç zehirlenmesi yaşayan, insani sınırlarını çoktan kaybetmiş, kararlarını vicdanla değil stratejik ve bencil kişisel hesaplarla veren liderler… ülkeleri yönetiyor; toplumların kaderini, hatta hafızasını biçimlendiriyor. Bir şehrin yok oluşu, çocukların ölümü, bir halkın yerinden edilmesi, yüzlerce yıllık tarihi yapıların, tarihin, kimliğin yerle bir edilmesi, bir kültürün küle çevrilmesi, bir toplumun hafızasının göz göre göre yok edilmesi onlar için çoğu zaman bir “sonuç” değil, bir “araç”. Pervasız, ölçüsüz, hayasız bir saldırganlık, sınır tanımayan bir “çökme” iklimi.

Sonrasında İran için, Lübnan için ilan edilen sözde ateşkesler. On günlük, on beş günlük… Sanki yıkımın bir takvimi varmış gibi. Sanki ölüm, durup yeniden başlayabilen bir süreçmiş gibi. Üstelik o “ateşkes” bile sahadaki gerçekliği durdurmaya yetmiyor. Diğer yanda önce açılan, sonra kapatılan Hürmüz Boğazı ve onun üzerinden yükselip duran gerilim. İran’ın ablukayı işaret ederek yeniden kapattığı bir geçit, ardından gelen açıklamalar, tehditler, restleşmeler… ABD Başkanı Trump’ın “İran bize şantaj yapamaz” çıkışı…

Sözler havada uçuşuyor. Ama artık pek bir ağırlığı da yok. Bu düzende ateşkes, barışın habercisi değil; şiddetin nefes alıp yeniden devam ettiği bir boşluk sadece. Sonra yine aynı dil, aynı şiddet, aynı pervasızlık…

En dehşet vericisi de bu yıkımlar gizlenmiyor artık. Aksine, dünyanın gözünün önünde, neredeyse teşhir edilerek gerçekleşiyor. Bombalar düşüyor. Şehirler yıkılıyor. İnsanlar ölüyor.

Bu, sıradan bir savaş dili değil. Bu, medeniyet fikrinin kendisine yönelmiş sistematik bir aşındırma. Hukukun askıya alındığı, ahlakın araçsallaştırıldığı, insan hayatının istatistiğe indirildiği bir çağdayız.

Bu kadar büyük bir yıkımın ortasında, insanlık sadece ölmekle kalmıyor… Aynı zamanda yavaş yavaş anlamını da yitiriyor.

Dillerde kalan acı bir ağıt tadı, Feyruz’un sesiyle:“Selam sana yüreğimin derinliklerinden ey Beyrut!

Kabul edin bu selamımı,

Ey denizler, evler ve eski denizlerin yeni yüzü çöller…

O ki benim halkımın hamurundan yoğrulmuştur, ekmeğim, içkim, yaseminim…

Ateşin ve dumanın tadı nasıl oldu?”

Ateşin ve dumanın tadı… Sadece savaş meydanlarında değil, hayatın en mahrem yerlerinde de hissediliyor. Çünkü o ateş, yalnızca şehirleri yakmıyor, insanların iç dünyasına da sızıyor. Duman, yalnızca gökyüzünü karartmıyor; ilişkilerin içine de çöküyor.

Bugün ikili ilişkilerde, özellikle kadın-erkek ilişkilerinde sıkça karşımıza çıkan “ihanet” kelimesi, tesadüf değil. Kelimeler, çağın ruhundan beslenir.

Güvensizlik, kontrol ihtiyacı, kaybetme korkusu, değersizlik hissi… Tıpkı büyük ölçekli çatışmalarda olduğu gibi, burada da benzer duygular farklı biçimlerde yeniden üretiliyor.

İnsan, yaşadığı dünyanın küçük bir yansıması.

Liderlerin ve devletlerin birbirine karşı kullandığı dil ne kadar sertleşirse, insanların birbirine karşı kurduğu dil de o kadar sertleşiyor. Gücün........

© Cumhuriyet