Sürgün Üzerinden Düşünceler: Belgrad Kanon
“Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkâr hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir: Özündeki kederin üstesinden gelmek mümkün değildir.”[1]
“Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkâr hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir: Özündeki kederin üstesinden gelmek mümkün değildir.”[1]
Ebru Ojen’in Belgrad Kanon romanının (2025) art alanında adına “mülteci krizi” denilen ama gerçekte başta Batı olmak üzere küresel dünyanın politik krizi[2] anlamına gelen karanlık bir dünya manzarası var. Sağın yükselişinin, yabancı düşmanlığının ve ayrımcılığın farklı kılıklarda normalleştiği bir dünya. Savaşın ve şiddetin olağanlaştığı bu manzarada mülteciyi “yeryüzünün posası”na[3] dönüştüren politik gerçeklik de derin bir kriz halindedir. Mülteciler bu derin kriz içinde yalnızca yeryüzünün posasına dönüşmez “yeryüzünün lanetlileri” haline de gelirler. Lanetli olmak Fanoncu anlamla ilişkili olsa da burada ondan önemli ölçüde farklılaşır. Mültecinin laneti, sömürgeci ile sömürge arasındaki “tanımlanabilir” şiddet ilişkisinin ötesinde, varlığının yasadışılığından ve haksızlığından (“haklara sahip olma hakkı”ndan mahrum bir figür olmasından) kaynaklanır. Mülteci yasanın dışına sürülmüştür, tam da bu nedenle herhangi bir tanınma mücadelesinin (tanımlanabilir) öznesi olamaz. Her yerde bir tehlike ve tehdit olarak kodlanır, giderek sertleşen önlemlerle sınır boylarında geçişine izin verilmez ve daimi bir yer-dışılığa mahkûm edilmiştir, gittiği yerlerde kabul gördükleri en iyi halde bile durumu “yeniden sömürgeleştirilme”den ibarettir.[4]
Belgrad Kanon böylesi bir yerinden edilmişlik dünyasında yabancıların ve sürgünlerin zor hayatlarını hikâyeleştirir ancak meselesinin bundan ibaret olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Bu hikâyelerin zamanımıza özgü bir hukuki ve politik krize gönderimde bulunduğunu kaydetmek de yeterli olmaz. Daha özel olarak vurgulanması gereken, bütünsel krizin politikanın kaybıyla ilişkili olması ve bunun da aynı zamanda politik devrimciliğin krizi olarak hikâyeye dahil edilmiş olmasıdır. Siyasetin ve geleceğin kaybı, Belgrad Kanon’da politik mültecilik dolayımında işlenmiş gibidir.
Romanın ana karakteri İhsan Belgrad’dan çıkamıyor, yeni bir hayata başlayacağına inandığı Almanya’ya gidemiyordur ancak roman ilerledikçe asıl çıkış ya da geçiş yapamadığı şeyin kendi içindeki sıkışma olduğunu anlarız. Hem mekânda hem de daha çok zamanda sıkışmıştır aslında İhsan. Sürgünlüğün ruhunda açtığı gedikte geçmişin hayaletleri sökün etmiş, içinde kapanmayan hesaplar harekete geçmiştir. Romanın başlangıcındaki dayak sahnesinin ardından fiziksel olarak sarsılır ve zihin denetimini kaybetmeye başlar. Denetim kaybıyla birlikte romanın iskeletini de oluşturan yirmi dört saatlik olay örgüsü akışında tamamlanamayan, hatta tam olarak biçimlendirilemeyen bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya geliriz. Sonunda anlayacağımız ise kısaca şudur: İster kaçmış ister kovulmuş olsun, politik mülteci öznenin varoluşunda “ikinci hayat”a[5] yer kalmamıştır.
İhsan’ın iç hesaplaşmasının krize dönüşmesinin Belgrad’da sıkışıp kalmasıyla ilgili olduğu açıktır ancak yine de buraya indirgenemez. Belgrad beklentilerini karşılamayan bir şehir olduğu gibi geçmişini de saplantıya dönüştürdüğü yerdir. Almanya’ya gidebilse belki krizi savuşturabilecek, bütünlük kaybını telafi edebileceği bir yanılsama oluşturabilecekti. Ancak onu yıkıma sürükleyen neden bundan ibaret sayılamaz. Özneliğinin dağılma süreci çok önceden başlamış, geri dönülemez eşiği geçmesi Belgrad’daki sıkışma ile açığa çıkmıştır. İhsan’ın dağılmasında kimliğinin asli unsuru olan örgütlü mücadele geçmişindeki kırılmanın belirleyici olduğu söylenebilir. Ne olduğunu ve nasıl olduğunu öğrenemesek de bu kırılma varlığını geri dönüşsüz bir krize sürüklemiştir. Asıl soru kırılmanın ne anlama geldiğidir ve soru romanda yanıtsızdır. Bir inanç kaybı kuşkusuz ancak kişisel ya da varoluşsal olduğu kadar içinde bulunduğumuz tarihsellikte inancın kendisinin de kayba dönüştüğü bir boyut söz konusu. Nitekim iç dünyanın yıkımı ile gelecek ufkunun kaybının çakışması zamanımızın bütünsel krizinin bir işareti olarak anlaşılabilir. Böyle anlaşıldığında ise romanın “çağın kanonu”nu dolayımladığını, Belgrad şehrini de bir geçişsizlik metaforu olarak önümüze koyduğunu söyleyebiliriz.[6]
Üç karakterin düzensiz aralıklarla söz aldığı bir kurguya sahip Belgrad Kanon. Karakterlerin anlatımıyla yirmi dört saatlik olay örgüsünü takip ediyoruz, Ses ve Öfke’nin romana yerleştirilmesinin düşündürebileceği gibi bir tür Faulkner etkisi denebilir, günün seyrinde meydana gelen olayları farklı perspektiflerden görüyoruz. Her karakter kendine has bir dil ve düşünce biçimiyle hem günün olaylarını kendi bakışıyla aktarıyor hem de iç sesiyle geçmişini, kişiliğini oluşturan duyuş biçimlerini somutlaştırıyor, onları ete kemiğe büründürüyor. Hikâyenin anlam katmanları da böylece belirginleşiyor.[7]
Karakterlerden ikisi, İhsan ve Sedat, örgütlü devrimci mücadelede yer almış iki Kürt politik mültecidir. Almanya’yı hedefleyerek çıktıkları yolculukları Belgrad’da sonlanmış, iki yıldan fazla bir zamandır burada, Hasan Abi’nin kumaş deposunda sıkışıp kalmışlardır. Sedat İhsan’a “mamoste” diye seslenir, kendi adına konuştuğu bölümlerde İhsan’dan mamoste olarak bahseder sık sık. Türkiye’den kaçmak zorunda kalmalarının sebeplerini, daha doğrusu bu kararın örgütsel mahiyetini öğrenemiyoruz tam olarak. İşkence görüyorlar ve devletin baskısı altında olduklarını anlıyoruz ancak yine de mülteciliğin tercih edilmesinin politik anlamı belirsiz kalıyor. Örgütle ilişkilerine dair üstü kapalı veriler var, kimi sorunlar seziliyorsa da bunlardan tam olarak “budur” diyebileceğimiz bir anlam çıkaramıyoruz. Bir kopuştan söz etmek mümkün ancak neyin, nasıl koptuğunu öğrenemiyoruz. Formüle edilemeyen bir kırılmadan, bir tür yol ayrımından söz edilebilir.
Yanına geldikleri Hasan Abi’nin durumu da ilginçleştiriyor sorunu çünkü kumaş deposunda yoldaşlardan kendisine bir krallık kurmuş olan Hasan Abi “karanlık işleri” sebebiyle örgütten ihraç edilmiş biridir. Kumaş deposu bu üstü kapalı karanlık işler için bir tür paravan gibidir. İhsan’la Sedat oraya örgüt tarafından mı gönderildi, yoksa kendi tercihleriyle örgütle ayrışmalarının, mesafelenmelerinin bir sonucu olarak mı geldiler, bilmiyoruz. Deponun neden yoldaşların toplandığı bir yer olduğunu da bilmiyoruz. Kesin olan şey Hasan Abi’nin bu yoldaşları iliklerine kadar sömürdüğüdür. Sürgün yoldaşlar için kumaş deposu bir sığınak işlevi görür ancak sığınağın mahiyeti her anlamda belirsizdir.
İhsan’daki “inançsızlık” kişisel olduğu kadar politik bir hayal kırıklığıdır kuşkusuz fakat kırılmaların nedenleri dolaysızca verili değildir, bu da politik kaybın mahiyetini anlamamızı güçleştirir. Kişi davadan kopabilir, örgüt içi nedenlerle sürdürülebilecek bir dava kalmamış da olabilir. 90’ların devrimci mücadele örgütlerinin dış darbelerle değil kendi içlerinden doğru karanlık yıkımı az çok biliniyor olsa gerek. Bunları adlandırmanın, konuşulabilir kılmanın zorlukları da öyle. Romanın bu iç nedenler yönündeki kapalılığını bir anlamda alana özgü dilsizleşmenin bir semptomu olarak görmek mümkün. İhsan’ın politik geçmişini açıklıkla düşünememesinin nedeni yazarın eksikliğinden çok o geçmişin üzerini kaplayan sessizlik halesinin, dokunulmazlığın bir sonucu olarak anlaşılabilir. O düşünememe, adlı adınca hatırlayamama hali de aynı politik kaybın bir göstergesidir. İhsan’ın varoluşsal tükenişi hem iç dünyasının hem de içinde yaşadığı dış dünyanın çıkmazını gösterir. Ne geçmiş hesaplaşmalarını tamamlayabilir ne tutunabileceği bir gelecek ufku kurabilir, ne de içinde bulunduğu durumla, bizim de içinde yaşadığımız olağan şimdiki zamanla uzlaşabilir. "Gerçekle, boyun eğmeyle, bir tür kölelikle barışmak istiyorum. Elime basan, gırtlağımı sıkan, beni tepetaklak edenlerin dünyasındayım diyorum, yaşayacağım onlarla beraber çatıların altında, sözleşmelerin, ahlakın arasında.” (6) sözleri, romanın sonunda anlayacağımız üzere sonuçsuzdur.
İhsan’ın iç hesaplaşmalarını ve geçmiş hatıralarını izledikçe yabancı olmanın cehennemine eşlik eden bir başka cehenneme, kendi içindeki yabancılaşmanın cehennemine de tanıklık ederiz. Kuşkusuz bunlar iç içe geçmiş halde işleyen, mevcut durumun belirlediği ögelerdir. Politik kimliğin dağılması ve beraberinde gelen özgüven kaybı özneliğin yıkımında başat unsur olarak anlaşılabilir. Devrimci idealin ve kimliğin kaybı mevcut dünyanın yeknesaklığının, yavan felaketin doğrulanmasıdır. Romanda açıkça adlandırılamayan, konuşulabilir bir zemine dönüşmeyen ve herhangi bir şekilde formüle edemeyeceğimiz güvensizlik durumu, postpolitika diyebileceğimiz zamansallıkta devrimci politikanın kaybını duyulur kılmaktadır.........
