menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dickens’ın Zor Zamanlar’ında Hayal Gücünün Savunusu: “Gerçekler, Gerçekler, Gerçekler”

29 0
25.07.2026

1800’lerin ortasında, gecesi gündüzü dumana boyanmış, gökyüzünden kurum yağan Coketown kentinde sıradan bir gün. Fabrikalar dizi dizi sıralanmış, tuğla kaplı evler birbirinin tıpatıpı, nehirden zehir akıyor. Çoğunluk için bu duman bitmek bilmeyen emeğin ve sefaletin, bir avuç elit içinse zenginleşmenin, sömürünün ve birikimin sembolü.

Dickens bu eşitsizlik manzarasını herhangi bir fabrikanın kapısında değil, bir okulun dersliğinde açar. Çünkü romanın kilit noktası yalnızca emeğin nasıl sömürüldüğü ve sanayi toplumunun yarattığı eşitsizlikleri anlama çabası değildir. Dickens, bu eşitsizlikleri mümkün kılan aklın, değerlerin ve insan tasavvurunun nasıl kurulduğunu sorgular. Başka bir deyişle, ekonomik yeniden üretimin ötesinde sosyal düzenin yeniden üretimine odaklanır.

Yaşıtları gibi çocuk işçi olmak yerine okula gidebilen şanslı çocuklar yöneticilerin ve eğitimcilerin gözünde boş kaplar gibidir ve içleri tek bir maddeyle doldurulmalıdır: Gerçekler. Gerçekler. Gerçekler. Bu durumda, hayal gücü çocuklardan sökülüp atılması gereken zaruri bir müdahaleyken, sadece ölçülebilir ve mekanik gerçeklik anlayışı bu küçük, boş kaplara doldurulmalıdır. Kitabın ilk sayfasında kentin burjuvalarından Mr. Gradgrind okul ziyareti sırasında “bu çocuklara sadece Gerçekleri öğretin” diye buyurur. (s. 39). Dickens'ın özgün metinde sürekli büyük harfle yazdığı Facts, yalnızca olguları değil, sorgulanamaz bir hakikat anlayışını temsil eder. Bu nedenle romanın çevirmeni Barış Özkul'un sözcüğü Türkçede de “Gerçekler” biçiminde büyük harfle karşılaması yerinde bir tercihtir, çünkü burada söz konusu olan tek tek gerçekler değil, kendisini mutlaklaştırmış bir düşünme rejimidir.

Bu ziyaret sırasında öğrenciler gerçeklik imtihanından geçirilirler. Sınıfa yeni gelen Sissy adlı kıza üzerinde çiçek desenli bir halı kullanıp kullanmayacağı sorulur. Çiçekleri çok sevdiği için çiçekli halı kullanabileceğini söyleyen Sissy’yi yeni bir soru bekler:

“Madem çiçekleri seviyorsun, nasıl olur da onların üstüne masa, sandalye konulmasına, insanların onları ayakkabılarıyla çiğnemesine razı olursun?” “Onlara bir şey olmaz efendim. Ezilip solmazlar efendim. Onlar güzel şeylerin resimleridir ve benim hayalimde…” “İşte! İşte! İşte!” diye bağırdı adam, aradığı cevabı nihayet bulduğu için sevinçle. “Sakın hayal etme! Mesele bu! Hayal etmeyeceksin.”

“Madem çiçekleri seviyorsun, nasıl olur da onların üstüne masa, sandalye konulmasına, insanların onları ayakkabılarıyla çiğnemesine razı olursun?”

“Onlara bir şey olmaz efendim. Ezilip solmazlar efendim. Onlar güzel şeylerin resimleridir ve benim hayalimde…”

“İşte! İşte! İşte!” diye bağırdı adam, aradığı cevabı nihayet bulduğu için sevinçle. “Sakın hayal etme! Mesele bu! Hayal etmeyeceksin.”

Kitabın ilk sayfalarında karşımıza çıkan bu sahne ilk bakışta fazlasıyla karikatürize, fazlasıyla absürt görünebilir. Ne var ki Dickens'ın amacı dönemin sınıflarında yaşananları birebir aktarmaktan çok, yükselen eğitim anlayışını ve onun dayandığı zihniyeti görünür kılmaktır. İnsanı ölçülebilir olgulara indirgemeye çalışan bir çağda çiçek desenli bir halının bile hayal gücünü çağrıştırdığı için tehlikeli görülmesi pedagojik bir ayrıntıdan fazlasıdır. Dickens, hayal gücü ve duygusallığın tembellik ve işlevsizliği beslediğini savunan faydacı düşüncenin hesaplanabilirlik ve disiplin etrafında kurduğu toplumsal yapılanmayı irdeler. Roman ilerledikçe bu zihniyetin yalnızca okul sıralarıyla sınırlı olmadığı anlaşılır. Dickens için faydacılık bir eğitim modeli olmanın ötesinde, toplumsal ilişkilerin tamamını belirleyen bir ahlak anlayışına dönüşmüştür. Romanın ilerleyen sayfalarında bunu şu çarpıcı sözlerle özetler:

Hiç kimse, hiçbir koşulda, hiç kimseye karşılıksız bir şey vermemeli, bedelsiz yardımda bulunmamalıydı. Minnet duygusu ortadan kaldırılmalı, onun doğurduğu erdemlere de kapı açılmamalıydı. İnsan hayatının her anı, doğumdan ölüme, bir tezgah başında yapılan pazarlık gibi olmalıydı. Ve eğer bu yoldan cennete gidilemiyorsa, demek ki orası ekonomi-politiğe uygun bir yer değildi ve o halde bizim de orada işimiz olamazdı. (s. 313)

Hiç kimse, hiçbir koşulda, hiç kimseye karşılıksız bir şey vermemeli, bedelsiz yardımda bulunmamalıydı. Minnet duygusu ortadan kaldırılmalı, onun doğurduğu erdemlere de kapı açılmamalıydı. İnsan hayatının her anı, doğumdan ölüme, bir tezgah başında yapılan pazarlık gibi olmalıydı. Ve eğer bu yoldan cennete gidilemiyorsa, demek ki orası ekonomi-politiğe uygun bir yer değildi ve o halde bizim de orada işimiz olamazdı. (s. 313)

Bu pasaj, romanın temel eleştirisini açık biçimde ortaya koyar. Dickens'ın itirazı piyasa ekonomisinin varlığına değil, Sanayi Devrimi'yle birlikte yükselen piyasa mantığının insan ilişkilerinin tamamına nüfuz etmesinedir. Minnet, dayanışma, karşılıksız verme ya da sevgi gibi ekonomik rasyonaliteyle açıklanamayan bütün insani ilişkiler, bu yeni dünyada giderek verimsiz ve gereksiz görülmeye başlanır. Eğitimden aileye, dostluktan evliliğe kadar her ilişki bir alışveriş mantığı içinde yeniden tanımlanır.

Bu dönemi daha iyi anlamak için romanın yayımlandığı 1854 yılına gidelim. Viktorya dönemi (1837-1901) ile bütünleşen sanayileşme süreci İngiltere için yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil, toplumsal yaşamın bütününe yayılan köklü bir sosyal ve kültürel yeniden örgütlenme sürecidir. Buhar gücü üretimi olağanüstü ölçüde artar; demiryollarının yaygınlaşmasıyla sermaye, hammadde ve emek hiç olmadığı kadar hızla dolaşıma girer. Manchester, Liverpool, Birmingham, Leeds ve Preston gibi kentler kısa sürede Avrupa'nın en büyük sanayi merkezlerine dönüşürken, kırsaldan yüz binlerce insan fabrikalarda çalışabilmek için bu kentlere akın eder.

Dickens'ın bu dünyayı böylesine canlı anlatabilmesi tesadüf değildir. Çocuk yaşta çalışmak zorunda kalmış, borçlu babasının hapse girmesiyle yoksulluğu yakından deneyimlemiş ve gazetecilik yaparak Viktorya İngilteresi'nin dönüşümünü yakından izlemiştir. Zor Zamanlar'daki sanayi eleştirisi bu nedenle yalnızca güçlü bir gözlemin değil, aynı zamanda kişisel bir tanıklığın da izlerini taşır.

Türkçesi “Kömür Kent” olarak çevrilebilecek Coketown kurgusaldır ve belirli bir kenti birebir temsil etmez. Dönemin sanayi kentlerinin ortak özelliklerini tek bir mekânda yoğunlaştıran simgesel bir coğrafyadır. Özellikle Manchester'ın Coketown'a ilham verdiği konusunda bir uzlaşı bulunsa da, romandaki kent kara dumanla kaplı Viktorya İngilteresi'nin bütün üretim bölgelerini içinde taşır. Böylece Coketown tekil bir şehir olmaktan çıkar ve sanayi kapitalizminin mekânsal simgesine dönüşür.

Bu dönüşümün bedelini ise en ağır biçimde işçi sınıfı öder. Fabrikaların çevresinde hızla inşa edilen dar sokaklar, bitişik nizam tuğla evler, sağlıksız bodrum katları ve kanalizasyon sisteminden yoksun mahalleler, binlerce işçi ailesinin gündelik yaşamına dönüşür. Hava kömür dumanıyla kaplıdır; nehirler fabrika atıklarıyla kirlenmiştir; kolera ve tifüs salgınları yoksul mahallelerde sık sık can alır. Çocuk emeği olağan kabul edilir, on iki-on dört saatlik çalışma günleri sıradandır. Sanayi Devrimi yalnızca üretimi değil, kentin mekânsal örgütlenmesini, gündelik yaşamın ritmini ve sınıfların birbirleriyle kurduğu mesafeyi kökten değiştirmiş olur.

Coketown’un en sıkı çalışılan bölgesinde; doğanın dışlandığı, zehirli hava ve gazların ise tuğlalarla içeri hapsedildiği o çirkin kalenin en iç taraflarında; bir adamın çıkarı için alelacele inşa edilmiş dar sokakların başka dar sokaklara eklendiği, evlerin üst üste yığıldığı, insanların sanki birbirine çarpıp ezilmiş, üst üste bindirilmiş bir aile gibi yaşadığı o karmaşık labirentin tam ortasında; bu büyük, havasız ve yorgun mahallenin en kuytu köşesinde hava akışı sağlanamadığı için kısa ve eğri büğrü bacaların yapıldığı; her evin adeta içinde doğacak insanın nasıl biri olacağını dışarıdan belli edermiş gibi göründüğü bu yerde, “kol emekçisi” adı verilen işçi sınıfının arasında kırk yaşında bir adam yaşıyordu. (s. 99-100)

Coketown’un en sıkı çalışılan bölgesinde; doğanın dışlandığı, zehirli hava ve gazların ise tuğlalarla içeri hapsedildiği o çirkin kalenin en iç taraflarında; bir adamın çıkarı için alelacele inşa edilmiş dar sokakların başka dar sokaklara eklendiği, evlerin üst üste yığıldığı, insanların sanki birbirine çarpıp ezilmiş, üst üste bindirilmiş bir aile gibi yaşadığı o karmaşık labirentin tam ortasında; bu büyük, havasız ve yorgun mahallenin en kuytu köşesinde hava akışı sağlanamadığı için kısa ve eğri büğrü bacaların yapıldığı; her evin adeta içinde doğacak insanın nasıl biri olacağını dışarıdan belli edermiş gibi göründüğü bu yerde, “kol emekçisi” adı verilen işçi sınıfının arasında kırk yaşında bir adam yaşıyordu. (s. 99-100)

Ancak Dickens'ın dikkatini çeken yalnızca fabrikalar, makineler ya da ağır çalışma koşulları değildir. Onun asıl ilgisi, bu yeni ekonomik düzenin kendine uygun insan tipini hangi kurumlar, hangi değerler ve hangi eğitim anlayışı aracılığıyla ürettiğidir. Bu yönüyle Zor Zamanlar, Sanayi Devrimi'nde yükselen bacalarının ve fabrikaların önderliğini yapan ahlaki ve düşünsel altyapıyı görünür kılan bir romandır. Gradgrind'ın sınıfı ile Coketown'un fabrikaları aynı düzenin birbirini tamamlayan iki yüzü olarak karşımıza çıkar: biri maddi üretimi örgütlerken, diğeri bu üretim mantığını içselleştirecek özneleri, yani geleceğin sanayicilerini, yöneticilerini, bankerlerini, muhasebecilerini ve bürokratlarını yetiştirir.

Bugün Foucault'nun disiplin, öznellik ve hakikat üzerine yazdıklarını okurken Dickens'ın romanındaki Gradgrind sınıfını hatırlamamak güç. Burası bir derslikten öte modern öznenin kurulduğu mekânlardan biridir. Yüz yılı aşkın bir süre sonra Michel Foucault'nun disiplin ve özneleşme üzerine geliştireceği tartışmalar, Dickens'ın edebi sezgilerine yeni bir kavramsal dil kazandıracaktır. Dickens'ın yaptığı elbette bir toplumsal teori kurmak değildir. Ancak Zor Zamanlar, okulun yalnızca bilgi aktaran bir kurum olmadığını; belirli bir insan tipini üreten bir mekanizma olduğunu çok daha erken sezmiş görünür. Bu yönüyle roman, sosyal teorinin daha sonra kavramsallaştıracağı birçok soruyu edebiyatın imkânlarıyla sunmaktadır.

Gradgrind'ın okul ziyaretiyle başlayan hikâye, zamanla birbirine dolanan farklı toplumsal sınıflardan karakterler üzerinden ilerler. Romanın merkezinde Gradgrind'ın çocukları Louisa ile Tom yer alır. Çocukluklarından itibaren duygularını bastırmayı, hayal kurmamayı ve dünyayı yalnızca "gerçekler" aracılığıyla kavramayı öğrenerek büyüyen iki kardeş, babalarının eğitim anlayışının adeta iki farklı deneylerine dönüşür. Bu eğitimin en ağır bedelini Louisa öder. Duygularını tanımadan yetişen genç kadın, babasının akılcı hesapları doğrultusunda kendisinden otuz yaş büyük olan sanayici Mr. Bounderby ile sevgiye değil, toplumsal uygunluğa ve çıkar hesabına dayanan bir evlilik yapar. Bu evlilik, roman boyunca yalnızca bireysel bir mutsuzluğun değil, faydacı aklın insan ilişkilerini nasıl araçsallaştırdığının da simgesi haline gelir. Mr. Gradgrind kızı Louisa’ya Mr. Bounderby’nin evlenme teklifini açıkladığında Louisa’nın verdiği cevap yetiştirilme biçimini gözler önüne serer:

“Ne anlarım ben zevkten, hayallerden, arzulardan, sevgiden? Bu duyguları besleyebilecek ne öğrendim ki hayattan? Çözülecek matematik problemlerinden ve somut gerçeklerden başımı ne zaman kaldırdım ki? . . .........

© Birikim