Persona
İlk, Ingmar Bergman’ın 60 yıllık filmiyle tanışmıştık Persona’yla(1966). Nerdeyse tüm Bergman filmlerinde, siyahbeyazla eşanlamlı sayılabilecek bir Sessizlik taşıyordu bu film de. Hemen her sessizlikte olduğu gibi kırılıp dökülen, parçalanan şeylerin gürültüsü filmden taşıyordu. Cam kırıkları irkilticiydi ama duyan için gürültü daha da irkilticiydi.
Persona bir maske, Antik Yunan tiyatrosunda oyuncuların yüzlerine taktıkları. Sosyal yüz. Kimi zaman da o kadar sosyal olmayan yüz, saklanmak, saklamak gereksiniminden doğan. Jung’a göre, “Bir yandan başkaları üzerinde belirgin bir izlenim bırakmak, diğer yandan da bireyin gerçek doğasını gizlemek için tasarlanmış bir tür maske”.
Bu maskelerden en çok kullanansa, ‘ismiyle müsemma’, Pessoa. Portekizli şair ve yazarın adı hem hiçkimse hem çokkimse olan bir ‘kişi’yi tanıtıyor bize. 70’den çok ‘Persona’sı olan bir ‘Pessoa’yı. Olmadığı kişi yoktur, olmak istediği kişi çoktur. O kendini maskelemek için öne sürmez personayı, ruhçokluğunu paylaşmak için kullanır. En bilinen personaları arasında, o ‘heteronim’ olarak adlandırıyor, sahte değil, yeni kişilikler bunlar, şairler vardır: Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis’le birlikte dört şair olarak yazmıştır Pessoa. Hepsi birer kişilik. Bağımsız yapılar, farklı şiir anlayışları var.
Yüzyılın öncü yazarlarından, bıraktığı yazı ve şiirleri, çevirileri, yani terekesinin açılması, bu aynı zamanda yazdığı 25 bin kağıdı istiflediği meşhur sandığının da açılması anlamına gelir, uzmanlarca sürdürülen, 48 gibi genç bir yaşta göçen, Portekizli Fernando Pessoa, çoğulluk arayışındadır: ‘Evren gibi çoğul ol!’ deyişi bundandır.
Pessoa, farklı adlar aracılığıyla yarattığı ‘alter-ego’larla günümüz insanının ve yaşamının ‘kaotik’ çoğulluğuyla yüzleşerek, tek bir kimliğin sınırlarını aşmak ister. “Hüznüm kendi hakkımda hiçbir şey bilmiyor olmamdan, mutluluğum da” diyen Pessoa’nın farklı adları şiirsel varlıklardır ve bir oyundan doğmuşlardır. Çünkü sanat, başka şeylerin yanı sıra bir oyundur. Oyun öğesi olmaksızın sanat olmaz!
Pessoa’nın personaları özgün şairler, bağımsız kişiler, farklı adlardır, hiçbiri de ‘sahibinin sesi’ değildir! Öyle olsaydı çoğulluktan değil, çoğaltmadan söz ederdik. Bugünlerde ‘persona non grata’ deyimi sıkça duyuluyor, Latince istenmeyen ya da kabul edilmeyen kişi anlamına geliyor. Persona olamamış ‘non grata’lar diyelim! Ya da eski gramofon markası, sonra da şahane bir deyim olmuş sahibinin sesi!
Sahiplerin işi her çağda dünyayı yeniden paylaşmak, kendi paylarını artırmaktır. Sahibinin sesiyse, sahibin verdiği görevle önden yolu açmak için çıkar. Uzakdoğu’dan Hindistan’a, Afrika’ya, yeryüzünün birbirlerinden çok farklı coğrafyalarının geçmişini, sömürge dönemlerini konu alan film ve romanlara bakın, sahibinin sesi olarak konuşanlar, ötenlerin kimi zaman da yerlilerden olduğunu görürsünüz. Bunlara da işbirlikçi deniliyor.
‘Evren gibi çoğul ol’mak dururken, bununla dünyaları yitireceklerini bilen sahipler, Orta Amerika’dan, Ortadoğu’ya, ‘yeni dünya’ dedikleri sömürge düzenini kurmak ve bunu kalıcı kılmak istiyorlar.
Maskeleri yok, gizli saklıları yok, yüzleri de ortada, adları da, ‘persona non grata’ isteyenlere güldükleri de sır değil, söyledikleri de anlık sözler değil, bu görevle gelmişler, bölgenin tarihi ve ülkenin geçmişine ilişkin saptamaları ve yorumlarını rahatça dile getiriyorlar, yineliyorlar. Sahip liderleri kaçırır, ülkelere saldırırken, sahibinin sesi olanlar da yeni girişimler, oluşumlar için hazırlıklarını sürdürüyorlar.
Dünyanın, ülkemizin de içinde olduğu pek çok bölgesi ‘açık pazar’a dönüştü. Sol eskiden devrimin kentlerden kırlara doğru mu kırlardan kentlere doğru mu gelişeceğini tartışırdı. Sahip şimdi kırlardan kentlere ya da çevreden merkeze doğru bir kuşatmayla yeryüzüne saldırıyor.
‘Persona non grata’ tamam, ama ‘non pasaran!’ demek İspanya’dan yadigar!
