Bitmeyen sendikal zulüm!
Türkiye’de hak arama ve sendikal mücadele ile gerçeği anlatma mücadelesi hep zor olmuştur. İnsan haklarını, işçi haklarını, emeğin haklarını savunanlar ve halka gerçeği anlatanlar sık sık zulümle karşılaşmıştır. Bu bayramı çok sayıda hak savunucusu hapiste karşıladı. Bunlardan biri de sendikacı, işçi hakları savunucusu ve Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası’nın (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen. Bu hafta onun şahsında Türkiye’de sendikal mücadeleye dönük dünden bugüne bitmeyen zulmü ele alacağım.
21. YÜZYILIN BAŞINDA SENDİKAL ZULÜM
Mehmet Türkmen’in hayatı, Türkiye’de sendikal mücadelenin ve hak arama özgürlüğünün ne denli kısıtlandığının günümüzdeki somut örneğidir. Mehmet Türkmen, çalışma koşullarının ağır olduğu işyerlerinde işçi haklarını savunan, haksızlıklara karşı çıkan ve örgütlenme mücadelesi yürüten çekirdekten yetişen güneyli bir sendikacıdır.
Dokuz yaşında Gaziantep’te halı atölyelerinde çıraklığa başladı. 15 yıl süren halı dokuma işçiliğinin ardından sendikal harekete girdi ve son çeyrek yüzyıldır Gaziantep’te gerçekleşen hak arama mücadelelerine, grevlere, direnişlere ve sendikalaşma çabalarına aktif olarak katıldı. Türk-İş’e bağlı Petrol-İş ve DİSK’e bağlı Tekstil sendikalarında bölge temsilciliği yaptı.
Kasım 2021’de yürüttüğü DİSK Tekstil Bölge Temsilciliği görevine son verilen Türkmen, 2022 yılı başında Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası’nı (BİRTEK-SEN) kurdu. Bu dönemde sendikal faaliyetleri nedeniyle yerel işverenler tarafından pek çok kez hedef gösterildi, tehdit edildi ve defalarca gözaltına alındı. Çoğunluğu patronların şikâyetiyle olmak üzere hakkında çok sayıda soruşturma ve dava açıldı.
17 Şubat 2025’te Gaziantep Başpınar’da düşük ücret dayatmasına karşı başlayan kitlesel işçi eylemleri sırasında "suç işlemeye alenen tahrik" gerekçesiyle tutuklandı. 36 gün tutukluluktan sonra tahliye edildi; ancak aynı gün ev hapsi kararı verildi. 17 Nisan’da kaldırılan ev hapsi, 21 Nisan’da savcılığın itirazıyla yeniden uygulandı ve 100 gün sürdü. 18 Temmuz’da "suç işlemeye tahrik" suçundan 6 ay 7 gün ceza verildi. Verilen ceza, idare mahkemesince hukuka aykırı bulunan valiliğin yasak kararına dayandırıldı.
13 Mart 2026’da Sırma Halı’daki işçi eyleminde yaptığı basın açıklaması sonrasında 15 Mart’ta gözaltına alındı. "Barikatları işçilere değil, patronlara kurun. Bu adaletsizliğe her gün yenilerini ekleyerek, işçilerin yüreğinde öfke ve isyan biriktiriyorsunuz" sözleri gerekçe gösterilerek "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla 16 Mart 2026’da yeniden tutuklandı.
Mehmet Türkmen Gaziantepli, güneyli yerel bir sendika lideri. Özellikle tekstil sektöründeki haksızlıkların üzerine gidiyor, onların sesi olmaya çalışıyor. Sendikacılık hakkıyla yapıldığında zor iştir; yerel sendikacılık daha da zordur. Yerel patronların ağları geniştir; bürokrasiyi etki altına alabilir, nüfuzlarını kullanabilirler. Bu işlere meyilli bürokratlar varsa yerelde sendikacılık ve hak mücadelesi çok daha zor olur.
Mehmet Türkmen sendikal mücadelenin doğasında olan işleri yapıyor, işçi cehennemlerinde işçi haklarını savunuyor; çalışırken ölen, sakat kalan işçilerin, alacaklarını alamayan işçilerin haklarını savunuyor, işçilerin taleplerini görünür kılıyor. Sendikasız işçilerin sendikalaşmasına çalışıyor. Bu nedenle de hedefe konuyor. Doğru yerde durduğu ve eğilmediği için zulüm görüyor.
ANATOLE FRANCE’IN DEDİĞİ…
Mehmet Türkmen’in tutuklanması aslında söylediği sözlerin ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor. Şunları demiş Mehmet Türkmen: "İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil sadece maaşının zamanında yatırılmasını istiyorlar. Karşılığında tehdit mesajları alıyorlar. Bu ülkeyi var edenler, sırtlarında taşıyanlar fabrikalarda çalışan işçiler. İşçileri tehdit etmekten vazgeçin. İşçileri insan yerine koymayı öğrenin. Bu memlekette patronsanız, zenginseniz; işçinin hakkına çökebilirsiniz, güvenlik önlemi almayıp işçinin ölümüne sebep olabilirsiniz, cinayet işleyebilirsiniz, kimse size hesap sormaz. Bu ülkede yasalar zenginler için geçerli değil."
Kısaca Türkmen, bu ülkede işçilere başka, patronlara başka yasa uygulandığını söylüyor. Yalan mı? Bu sözler bir sendikal ve siyasal eleştiridir. Bu sözleri söyleyen bir sendikacının tutuklanması ikili hukuk sisteminin varlığını doğrular.
Fransız yazar Anatole France (1844-1924) 19. yüzyılın sonunda kanun önünde eşitliği, biçimsel eşitliği eleştirirken şöyle yazmıştı: “Yasalar o muhteşem eşitliği ile sokaklarda dilenmeyi, ekmek çalmayı ve köprü altında uyumayı fakirlere olduğu gibi zenginlere de yasaklar.” Bu ifade, yazarın dönemin hukuk sistemine ve biçimsel "eşitlik" anlayışına karşı keskin bir eleştiridir. France, yasaların kâğıt üzerinde herkese eşit uygulanmasının (biçimsel eşitlik), sınıfsal farklılıklar ve yoksulluk gibi hayati gerçekleri görmezden geldiğinde nasıl bir adaletsizliğe dönüştüğünü bu ironik cümleyle anlatır.
Anatole France 19. yüzyılın sonunda kanun önünde eşitliğin işe yaramazlığını anlatıyordu. Mehmet Türkmen 21. yüzyılın ilk çeyreği biterken yasaların biçimsel olarak bile eşit uygulanmadığını gözler önüne serdiği için ve ikili hukuk düzenini deşifre ettiği için tutuklanıyor. Ülkemiz uzun süredir “ikili hukuk” sistemi uygulanıyor. Muhalif vatandaşa başka "makbul" vatandaşa başka, eleştiren gazeteciye başka "makbul" gazeteciye başka, hak arayan sendikacıya başka “makbul" sendikacıya başka “hukuk” uygulanıyor. Mehmet Türkmen’in başına gelenler bunun en açık örneği. Kanun devleti ilkesi bile rafa kaldırılmış durumda. Bunun her alanda; siyasette, gazetecilikte ve sendikacılıkta örneklerini görüyoruz.
Türkiye’de işçileri işten attığı için, işçi hakkı yediği için, sendikalaşmayı engellediği için, işçinin kıdem tazminatına çöktüğü için hiçbir patronun kapısına dayanılmaz ve hiçbir patron tutuklanmaz. Patronlar anayasal bir hak olan sendikalaşma hakkını bedelini ödeyerek satın alabilirler ve yok edebilir. Ancak bunu dile getiren sendikacılar yaka paça gözaltına alınır ve tutuklanırlar. Mehmet Türkmen vakası özetle budur.
HASAN ÖZGÜNEŞ’İN BAŞINA GELENLER
Mehmet Türkmen’in yaşadıkları aklıma 1950’lerin gözünü budaktan sakınmayan güneyli sendikacısı Hasan Özgüneş’i (1918-1978) getirdi. Türkmen, sendikal zulme uğrayan ilk yerel ve güneyli sendikacı değil. Özgüneş, güneyin, Çukurova bölgesinin en eski ve deneyimli sendikacılarındandı.
Çalışma hayatına çocuk yaşta, İzmir’de başladı, sonra Adana’da devam etti. Adana Mensucat İşçileri Sendikası’nın kurucuları arasında yer aldı. 1950’de Çukurova İşçi Sendikaları Birliği adıyla kurulan Güney-İş’in 15 yıl süre ile genel başkanlığını yaptı. Hasan Özgüneş’in de başı tekstil patronları ve dönemin despotik DP hükümeti ile sık sık derde girdi. CHP’li bir sendikacı olan Özgüneş, DP zulmünden nasibini aldı.
Özgüneş, DP döneminde sık sık baskıyla karşılaştı, evi basıldı, evinde bulunan “Grev nedir?” adlı bir kitaba el konuldu. Defalarca gözaltına alındı. Özgüneş, dağıttığı bir bildiride işveren vekiline hakaret ettiği gerekçesiyle 1953 yılında 3 ay hapse mahkûm edildi. Başkanı olduğu Güney İşçi Sendikaları Federasyonu DP hükümeti tarafından kapatıldı.
***
İŞÇİ HABERLERİ (ADANA), 16 MAYIS 1953
Hasan Özgüneş, bir defasında diğer Adanalı sendikacılarla birlikte hazırladıkları bildirileri vardiya çıkışlarında tekstil işçilerine dağıttı. Bunun üzerine gözaltına alındı. Sabaha kadar falakaya yatırıldı ve ayakları patlayıncaya kadar dövüldü. DP’nin emrindeki emniyet güçleri bir sendikacıya alenen işkence yapmaktan çekinmemişti. Özgüneş 65 gün ayaklarının üzerine basamadı. O yıllarda DP il başkanı aynı zamanda Bossa’nın yüzde 50 hissedarıydı; bu kişinin Emniyet Müdürlüğü üzerinde büyük etkisi vardı. Hasan Özgüneş’in işkence görmesinin bir nedeni de 1957 seçimlerinde CHP’den milletvekili adayı olmasıydı.
Dönemin sendikacıları şöyle anlatıyor: “Emniyet’in kırık dökük bir jipi vardı. Üstü açıktı. İkide bir sendikaya gelirler, bizi jipe bindirirler, bizi teşhir ede ede Emniyete götürürler, 2-3 saat hakaret ederler, sonra da serbest bırakırlardı. Karakollarda çok cop yedik, birçok geceyi nezarette geçirdik.” Bu baskılar üzerine Adana’daki işçilerin sendikalarına uğramaktan çekindikleri anlatılır. Amaç tam da budur. Bu topraklarda hak arayana ve sendikacıya zulüm sadece darbe dönemlerine özgü değil, “sivil” DP despotizminde de sendikacılar büyük zulüm gördü.
DAYANIŞMA DİRENÇ VERİR!
Mehmet Türkmen’in gözaltına alınması ve tutuklanmasının ardından çok sayıda sendikadan tepki yükseldi. KESK ve Birleşik Kamu-İş konfederasyonları protesto açıklamaları yaptı. Birçok sendika ve yerel emek inisiyatifi açıklama yaptı ve eylemler düzenledi. Çok sayıda akademisyen ortak bildiri yayımlayarak ona sahip çıktı. Ancak asıl ses yükseltmesi beklenenlerin suskunluğu üzücüydü. Uzun yıllar görev yaptığı Petrol-İş ve Tekstil sendikaları ile bağlı oldukları Türk-İş ve DİSK suskun kaldı, bir sosyal medya paylaşımı bile yapmadılar.
Anlamak sahiden zor! İki büyük sendikanın eski bölge/il temsilcisi ve çalışanı dahası halen bir sendikanın genel başkanı sendikal nedenlerle tutuklandığında protesto etmeyi veya açıklama yapmayı engelleyen ne? Dün başka sendikacıların başına gelen, yarın başka sendikacıların başına gelecek olan bugün Mehmet Türkmen’in başına gelmiş. Geçmişte aranızda ne yaşanmış olursa olsun, müktesebatınız ne olursa olsun, bir sendika genel başkanı sendikacılık nedeniyle tutuklandığında suskun kalmanın hiçbir izahı yok. Çok üzücü ve çok ayıp!
Aranızdaki eski tartışmalar ve gerilimler bir sendika genel başkanının sendikal nedenlerle tutuklanmasından daha vahim olamaz. Sendikal tarihi hatırlatmak isterim. Sendikal tarihte gerilimler ve tartışmalar hep var oldu. DİSK’in tarihine bakmak bile yeterli. DİSK, 1979’da kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’i geçici olarak ihraç etmişti. Bir yıl sonra sular duruldu. İhraç edenler ve edilenler tek listeyle DİSK yönetimine geldiler. Sendikal tartışma bahanesiyle dayanışmadan uzak durmak anlaşılır iş değil. Tarihten ders çıkartmak lazım.
Sınıf dayanışması, sendikal dayanışma güç ve direnç verir! Tarihte bunun sayısız örneği var. Ocak-Şubat 1966’da Kristal-İş üyesi Paşabahçe işçileri Türk-İş üyesi bir sendikanın yaptığı sözleşmeyi kabul etmeyip greve çıktılar. Kristal-İş o sırada bağımsız bir sendikaydı. Türk-İş üyesi Petrol-İş başta olmak üzere pek çok sendika grevle güçlü bir dayanışma sergiler. Petrol-İş grevi desteklemek için varını yoğunu ortaya koydu.
15-16 Haziran 1970’te DİSK’in önünü kesmek ve işlevsiz hale getirmek için Türk-İş’li sendikacıların da desteğiyle hazırlanan yasaya karşı İstanbul ve İzmit’te on binlerce işçi direnişe geçti. Direnişe geçen işçiler arasında Türk-İş’li işçiler de vardı. Türk-İş’e bağlı Tek Gıda-İş ve Petrol-İş sendikalarına üye iki işçi direniş sırasında öldürülmüştü.
1980’lerde DİSK yöneticilerin yargılandığı davaya en büyük desteği uluslararası sendikalar verdi. Duruşmaya geldiler, tutuklu yakınlarına yardım ettiler. Davayı dünyaya duyurdular. DİSK, 12 Eylül yargılanmaları sonucunda kapatılamadıysa bunda uluslararası dayanışmanın payı çok büyüktür.
2002’de Türk-İş’e bağlı Kristal-İş üyesi Paşabahçe işçileri direnişteyken dönemin DİSK Genel Başkanı, Türk-İş Genel Başkanı ile birlikte işçileri ziyaret ederek destek verdi. SEKA direnişinde, Tekel direnişinde farklı konfederasyonlara ve bağımsız sendikalara üye işçiler ayrım gözetmeden omuz omuza oldular.
Bir sendikanın genel başkanı işçileri savunduğu için tutuklanıyorsa orada yapılması gereken amasız fakatsız dayanışma içinde olmak ve destek vermektir. Sendikal dayanışma, sınıf dayanışması unutulacak iş değil; küçük meselelere ve gerilimlere feda edilecek iş hiç değil. Ve hâlâ geç değil. Haydi, unutmayalım bu dayanışmayı!
