Ahmet Türk’ün koltuğu
Bazı koltuklar vardır, üstüne oturanı değil, altındaki halkı anlatır.
Ahmet Türk’ün Mardin’de oturduğu koltuk, yıllardır böyle bir koltuk. Bir makamdan çok bir hafıza gibi.
Çatışmaların, barış cümlelerinin, yarım kalmış umutların, küskün ama inatçı bir kentin hafızası.
Bir sabah o koltuk boşaltıldı.Ne miting vardı, ne tank. Sadece bir yazı. Bir imza. Ve binlerce insanın iradesi, bir bürokratik cümlenin içine sıkıştırıldı.
Kayyum dediğimiz şey budur:
Sessiz bir el koyma, bağırmayan bir gasp. Sandığa karşı açılmış beyaz eldivenli bir dava.
Devlet “şüphe” dedi. “Güvenlik” dedi. Ama asıl kelimeyi yine söylemedi:
“Korku.”
Çünkü seçilmiş bir insan, iktidar için her zaman huzursuz edicidir. Ona gücü veren bir üst değil, halktır. Ve halk, en tehlikeli cümleyi fısıldar:
“Bu koltuk senin değil.”
Oysa hukuk tam da burada başlar. Anayasa açık:
Seçilmiş bir belediye başkanı, ancak göreviyle ilgili bir suç varsa görevden uzaklaştırılabilir.
Bu küçük cümle, bir rejimin omurgasıdır.
Devlete “dur” diyen yerdir.
Soru basittir:
Ahmet Türk’ün belediye başkanlığı görevi, suçun mekânı mıydı?
Belediye, karanlığın aracı mı olmuştu?
Eğer cevap hayırsa, o koltuğa oturan kayyum değildir sadece. O koltuğa oturan, devletin kendi hukukunun üstüne çıkma cesaretidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yıllardır şunu söyler: Seçim sadece oy vermek değildir. Seçtiğinin görev yapabilmesidir.
Aksi halde sandık bir dekor olur. Demokrasi bir vitrin, halk ise sadece seyirci.
Ahmet Türk, bu ülkede sadece bir siyasetçi değildir. O, Kürt meselesinin yaşayan hafızalarından biridir.
Barış denemelerinin, inkâr dönemlerinin, umutlu masaların ve devrilmiş sandalyelerin tanığıdır.
Onu görevden almak, bir kişiyi görevden almak değildir. Mardin’in “biz kimi seçersek seçelim fark etmiyor” duygusunu büyütmektir. Ve bu duygu, bir devleti içten içe çürüten en tehlikeli duygudur.
Çünkü demokrasi, güvenli bir rejim değildir. Risklidir, gürültülüdür ama onurludur.
Sevmediğini seçebilme cesaretidir, korktuğuna katlanabilme erdemidir, kayyum, bir belediyeyi yönetmez sadece.
Bir halkın kendine bakma biçimini değiştirir. İnsanlar artık aynaya yurttaş olarak değil, idarenin nesnesi olarak bakmaya başlar. Ve işte asıl yoksullaşma budur.
Bir gün koltuk gider. Sonra oy. Sonra söz.
En son, insanın içindeki “ben bu ülkenin sahibiyim” cümlesi söner. Ahmet Türk’ün koltuğu bu yüzden önemlidir. Üzerinde kimin oturduğundan çok, altında kimin iradesinin ezildiğini gösterdiği için.
ABD Başkanı Trump ve Savaş Bakanlığı, "dünyadaki bütün savaşları sona erdirme" iddiasıyla başladıkları iiktidarlarında, Venezuela Başkanını kaçırıp, ülkenin petrol işletmelerine el koyarken, Çin Denizi'ndeki ABD donanması vurma tehdidiyle İran açıklarına ulaştı.
Küba sıfır petrol sevkiyatı ile boğulmak üzere kuşatma altındayken Trump pazartesi günü, bir kez daha Kanada, Grönland ve Venezuela'nın ABD'nin eyaleti olacaklarını iddia etti.
Le Monde Diplomatiqe'den Barbara Koeppel, yeni işgaller ve hükümet darbeleri arifesinde ABD'nin işgal ve müdahale siciline kısaca göz atıyor.
20. yüzyıl başlarından beri ABD, dünyanın dört bir yanında darbe girişimlerine öncülük ederek, muhalif figürlerin ve isyan eden orduların, politikalarından nefret ettikleri liderleri devirmelerine yardımcı oldu. Neden? Bu devlet başkanları, toprak reformuna, işçi sendikaları ile sağlık ve eğitim sistemlerini güçlendirme ve sanayileri millileştirmeye yönelik programlar başlatmışlardı. Washington, bunların "komünist" veya "sosyalist" olduğunu ve Amerika’nın egemenliğine ve şirketlerin çıkarlarına tehdit oluşturduğunu iddia ediyordu.
Eski güzel günlerde, bu entrikalar gizli kalıyordu, çünkü ABD, zorla rejim değişikliğinin yasadışı olduğunu belirten Birleşmiş Milletler ve Amerikan Devletleri Örgütü şartlarının imzacıları arasındaydı.
Ancak ABD'li politikacılar 1990'lara gelindiğinde, gizliliğe son vererek her şeyi olduğu gibi anlatmaya başladılar. Örneğin, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi'nin öncülerinden William Kristol ve Robert Kagan gibi sağcı düşünürler, 1998’de New York Times'da ABD ve Irak ilişkileri konusundaki makalelerinde, ABD'nin Saddam Hüseyin rejimini "Amerika'nın büyüklüğünü göstermek için" devirmesi gerektiğini savunuyorlardı.
O zamandan bu yana her şey masaya yatırıldı. Kristol ve Kagan'ın yanı sıra Dick Cheney, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Lewis "Scooter" Libby ve Richard Perle de oğul Bush ekibine katıldı. Hiçbir tereddüte yer vermeksizin, ABD'nin Washington'ın yol haritasını reddeden tüm rejimlere her yerde müdahale etmesi gerekliliğinde ısrarcı oldular.
Venezuela, hedef listesinde sırası gelen son ülkeydi. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine (ABD'nin beş katı) sahip olan ülkenin önceki başkanı Hugo Chávez ve onun arkasından gelen Nicolás Maduro........
