menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kavşaktaki kadın: Precious

4 0
saturday

"Sevgi beni patakladı, tecavüz etti."

Precious bu cümleyi kurana kadar uzun yıllar geçmişti. Suskunluğu korkaklık değil, hayatta kalma biçimiydi. Ama o cümle bir kez kurulduğunda geri alınamazdı, çünkü Precious artık başkasının anlattığı biri değil, kendi hikâyesinin öznesiydi. Bu yazı, o özneliğin nasıl inşa edildiğini kesişimsel feminist perspektiften ele alıyor.

“Sapphire'in Push” adlı romandan uyarlanan film, Türkiye'de “Acı Bir Hayat Öyküsü” adıyla gösterime girdi.

Kitap birebir yaşanmış bir hayat hikâyesi olmasa da, yazarın Harlem'de okuma-yazma eğitmeni olarak çalıştığı dönemde bizzat şahit olduğu gerçek öğrenci deneyimlerinden ve öğrencilerinden aldığı itiraflardan güçlü bir şekilde esinlenilerek kurgulanmıştır.

Film güçlü bir dram olmanın ötesinde, kesişimselliği soyut bir teori olmaktan çıkarıp gözümüzün önüne seren nadir sinematografik eserlerden biridir.

Lee Daniels'in 2009 yapımı filmi, feminist teorinin en kritik kavramlarından biri olan kesişimselliği tek bir bedenin üzerinden görünür kılıyor. Irk, cinsiyet, sınıf, beden, yaş ve şiddet; ayrı ayrı sorunlar değil, birbirini besleyen bir sistem olarak karşımıza çıkıyor.

Precious filminin ilk sahnesinden itibaren, geleneksel sinemanın kadını "arzu nesnesi" haline getiren kalıplarının yıkıldığını izleriz.

Ana akım güzellik standartlarının tamamen dışında konumlandırılan Precious, kendi hikâyesinin bizzat anlatıcısı olarak karşımıza çıkar; onu "nesne" konumunda değil, kendi hayatının "anlatıcı öznesi" olarak görürüz.

Precious'un dış sesi; bedeni, sınıfı, ırkı, yaşı ve cinsiyeti nedeniyle hem kamusal hem özel alanda susması emredilen kadının, en azından kendi hikâyesinin anlatısında iktidarı ele almış olduğunu gösterir. Precious bize filmin daha başında bu trajedinin bir kurbanı değil, kendi hayatını anlatan bir anlatıcı/özne olduğunu izleme olanağı sağlar. Bu tercih tesadüf değildir; ezilmişliği başkasının ağzından değil, bizzat yaşayanın sesinden duymak, feminist teorinin en temel taleplerinden biridir.

Kimberlé Crenshaw'ın 1989'da geliştirdiği “kesişimsellik” kavramı feminist teoride bir kırılma noktası olmuştur. Bu kavram farklı ayrımcılık biçimleri olan cinsiyetçilik, ırkçılık, sınıfsal eşitsizlik, bedensel normlar ve yaş kategorisinin aynı anda işleyerek çoklu bir baskı ürettiğini söyler. Precious’un yaşamı, bu kavramın ete kemiğe bürünmüş halidir.

Irksal kimliği nedeniyle beyaz normların dışında kalan, obez bedeniyle güzellik ideallerinden dışlanan ve kadın kimliğiyle cinsel şiddetin hedefi hâline gelen Precious, hiçbir alanda tam bir “insan” sayılmaz. O, toplumun hem mağduru hem de sessizleştirilmiş öznesidir. Kocadost’a göre: "Kesişimsellik cinsiyet, cinsel yönelim, sınıf, ırk, ulus, engellilik ve yaş/kuşak gibi kategorilerin birbirinden bağımsız kategoriler olarak ele alınamayacağını vurgulayan bir yaklaşımdır.

Karmaşık toplumsal eşitsizliklerin bu farklı tahakküm hatlarının iç içe geçmesiyle oluştuğunu tespit eder ve bunu tek bir teorik ve metodolojik çerçevede analiz etmeye çalışır". Precious'un hikâyesi bu tanımın neredeyse birebir sinemaya yansımasıdır.

Crenshaw bu kavramı açıklarken güçlü bir imge kullanır: Siyah bir kadın, birden fazla yönden gelen trafiğin tam ortasında duran bir kavşaktadır. Avcil'in aktardığı üzere: "Ayrımcılık, kavşaktaki trafik gibi aynı anda birden fazla........

© Bianet