Prof. Janroj Yılmaz Keleş: Sözün yerini artık hukukun alması gerekiyor
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve milletvekilleriyle tokalaşmasıyla görünürlük kazanan yeni süreçte yaklaşık 22 ay geride kaldı.
PKK’nin, Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki Süleymaniye’nin Dukan ilçesi kırsalında bulunan tarihî Casene Mağarası’nda (Şikefta Caseneyê) 11 Temmuz 2025’te düzenlediği silah yakma töreninin üzerinden ise bir yıl geçti.
Barış ve Demokratik Toplum Grubu: Silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz
Bu dönemde TBMM bünyesinde “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu. Komisyonun silahsızlanma, topluma yeniden katılım ve demokratikleşme başlıklarında öneriler içeren raporu, 18 Şubat’ta oy çokluğuyla kabul edilerek yayımlandı. Ancak raporda öngörülen hukuki düzenlemeler henüz yasalaşmadı. Silah bırakan örgüt mensuplarının durumu başta olmak üzere, sürecin hukuki çerçevesini belirlemesi beklenen düzenlemelere ilişkin hazırlık ve değerlendirmeler sürüyor.
Çözüm komisyonunun ortak raporunun tamamı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlal kararlarına rağmen Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın yanı sıra Kobanî davasında hüküm giyenler ile farklı davalardan tutuklu veya hükümlü Kürt siyasetçiler cezaevinde tutulmaya devam ediyor.
Abdullah Öcalan ve DEM Parti temsilcileri, sürecin hukuki güvenceye kavuşturulması, cezaevindeki siyasetçilerin durumunun yeniden değerlendirilmesi ve gerekli yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi yönündeki çağrılarını sürdürüyor. Sürecin takvimi, kapsamı ve şeffaflığına ilişkin tartışmalar ise devam ediyor.
‘Çerçeve yasa’nın kapsamı ne olacak?: İktidarın hazırlığı ve DEM Parti’nin talepleri
Barış süreçleri ve çatışma çözümü alanında çalışan İngiltere Middlesex Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Janroj Yılmaz Keleş, sürecin güvenlik eksenli bir çerçeveden çıkarılarak hukuki reformlar, şeffaflık ve hesap verebilirlikle desteklenmedikçe kalıcı barışa dönüşemeyeceği görüşünde.
bianet’in sorularını yanıtlayan Prof. Keleş, “Toplum artık propaganda değil, gerçekçilik ve hesap verebilirlik bekliyor. Bu nedenle hem devletin hem de Kürt hareketinin daha açık, daha dürüst ve daha şeffaf bir siyasal iletişim kurması gerekiyor” diyor.
“Bahçeli’nin başlattığı süreç, sıradan bir siyasi manevra değil”
Türkiye’deki geleneksel milliyetçi hafızayı temsil eden MHP lideri Devlet Bahçeli’nin başlattığı bu süreci, çatışma çözümü perspektifinden ve “Nixon Çin’e gitti” etkisi bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çatışma çözümü literatüründe buna gerçekten “Nixon goes to China” (Nixon Çin’e gitti) etkisi denir. Bir barış sürecini, yıllarca en sert güvenlik söylemini savunmuş bir aktör başlattığında, kendi siyasi tabanından gelebilecek eleştirileri daha kolay yönetebilir ve sürece daha yüksek bir meşruiyet kazandırabilir. Richard Nixon’ın Soğuk Savaş’ın en kritik döneminde Çin ile diplomatik ilişkileri başlatması ya da Kuzey İrlanda’da uzun yıllar uzlaşmaya karşı durmuş birlikçi (unionist) liderlerin sonunda müzakere masasına oturması bu olgunun klasik örnekleri arasında gösterilir.
Bu açıdan bakıldığında Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te başlattığı süreç, sıradan bir siyasi manevra olarak değerlendirilemez. Bana göre bu adım, Ortadoğu’da hızla değişen jeopolitik dengeler karşısında Türk devletinin kendi güvenlik mimarisini ve bölgesel konumunu yeniden tahkim etmeye yönelik dikkatle tasarlanmış stratejik bir hamledir. Suriye’deki yeni güç dengeleri, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) bir yıl önceki konumu, Irak’taki gelişmeler, İran’ın zayıflayan bölgesel etkisi ve İsrail-İran ekseninde yaşanan gerilimler, Ankara’nın Kürt meselesini yalnızca bir iç güvenlik sorunu olarak ele alamayacağını göstermiştir.
Bu durum, devletin Kürt meselesine ilişkin güvenlik paradigmasının tamamen değiştiği anlamına gelmiyor. Ancak klasik askeri yöntemlerin tek başına sürdürülebilir olmadığı ve güvenlik politikalarının yeni bölgesel gerçekliklere göre yeniden değerlendirilmesi gerektiği yönünde devlet aklında önemli bir farkındalık oluştuğunu gösteriyor.
SDG ile Şam anlaştı: Üç tugaydan oluşan askeri tümen kurulacak
“Bugünkü süreç tamamen farklı bir zeminde ilerliyor”
Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. 2013-2015 çözüm sürecinde kullanılan temel söylem; demokratikleşme, Avrupa Birliği normları, yeni anayasa, insan hakları ve siyasal reform ekseninde şekilleniyordu. O dönemde tartışılan temel mesele, Kürt meselesinin demokratik yöntemlerle nasıl çözülebileceğiydi. Bugün ise süreç tamamen farklı bir zeminde ilerliyor. Artık temel soru “Kürt sorununu nasıl çözeriz?” değil; “Ortadoğu’da değişen jeopolitik dengeler Türkiye’nin güvenliğini nasıl etkiler ve bu yeni ortamda devletin bekası nasıl korunur?” sorusudur. Dolayısıyla iki süreç arasında yalnızca aktörler değil, süreçlerin felsefesi de farklıdır.
2013 süreci büyük ölçüde hak temelli bir yaklaşıma dayanıyordu. Kürtlerin ulusal kimliklerinin tanınması, anadili hakları, demokratik vatandaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yeni anayasal düzenlemeler tartışılıyordu. Bugünkü yaklaşım ise ağırlıklı olarak güvenlik ve jeopolitik risk yönetimi ekseninde ilerlemektedir. Kürt meselesi, daha çok Suriye, Irak ve bölgesel güç dengeleri........
