Bir babadan kızına: Dağların öğretmenleri
“Baba,” dedi kızı, kreşin yolunu tutarken.
“Sahi baba, senin kreşin nasıldı? Anlatsana bana biraz. Benim öğretmenlerim mi, senin öğretmenlerin mi daha iyiydi?”
“A be kızım, benim kreşim camızların, öküzlerin, ineklerin ve koyunların arasındaydı. Ben senin gibi, ananın babanın işe gitmek için seni bıraktığı kreşlere mi gittim? Soğuktan korunmak için hayvanların arasında oynardım. Ne kreşim ne de sizlerin sahip olduğunuz atari matari, bilgisayar, cep telefonu vardı o zaman? En fazla bir bıçak sahibi olma lüksü vardı. Söğüt ve kavak ağaçlarından sopalar yapar, onlarla birçok oyun oynardık. Bir de ayağımızdaki soğuk koyu kara lastikler ile kamyonculuk oyunumuz vardı.”
“Kışları ahırlarda, hayvanların arasında, onların sıcaklığında soğuktan korunur; yazın ise onları alır, dağlarda otlatırdım. Ah, ne güzellerdi bir bilsen! Etinden, sütünden, yününden faydalandığımız, evimizin vazgeçilmez parçaları olan hayvanlarımızın bir de sıcaklığından ve sevgisinden yararlanırdık.”
“Onları dağlara götürür, otlaklarda karınlarını doyurur, sonra da tekrar eve getirirdik. Tarlaların sürülme zamanında çifte koşulmaları için tarlalara bırakılır, babam veya amcalarımın gelmeleri beklenirdi.”
“İki koca camızımız vardı. Onları otlatmaya götürdüğümde senin kreşe gittiğin yaştaydım. Seni kreşe götürdüğüm gibi onları da dağların eteklerindeki otlaklara götürürdüm. Senin kadar vardım ya da yoktum. Kuzenimle yola çıkarırdı annelerimiz bizi. Kışın dokunan kilim iplerinden arta kalanlarla dokunmuş, nakış nakış çantalarımıza azıklarımız konur, onları boynumuza takar, yola koyulurduk.”
“Kilim çantalarımızın içinde ne vardı, bilir misin? Oğmaç vardı. Oğmaç; yufka ekmek ufak ufak bölünür, kat kat konulmuş yufkanın üstüne annelerimizin kendi inek ve koyunlarının sütünden elde ettiği tereyağı üzerine boca edilirdi. O gün evde fazladan bir iki yumurta varsa –zenginlik bu ya– oğmaçın içine onlar da kırılırdı. Yumurtalı oğmaç yapılırdı. Dağ başında onu yerken, diğer........
