menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Söylem evrensel, fatura yerel

31 0
04.07.2026

Batı'nın iklim politikası söylemi son yirmi yılda köklü bir dönüşüm geçirdi. Bir zamanlar "kalkınma hakkı" olarak görülen kavram, bugün "karbon yükümlülüğü" kisvesi altında gelişmekte olan ülkelerin önünde bir engel olarak durmaktadır. Bu dönüşümün iki temel aracı var: 2015 tarihli Paris İklim Anlaşması ve onun ticari uzantısı olan Karbon Sınır Düzenleme Mekanizması (CBAM). Her ikisi de yüzeysel okumada evrensel sorumluluk çerçevesine oturtulmuş; derinlemesine incelendiğinde ise asimetrik güç ilişkilerini pekiştiren araçlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

TARİHİN ASİMETRİK YÜKÜ

İklim adaleti tartışmasının merkezinde tek bir istatistik durur: Sanayi Devrimi'nden bu yana atmosfere salınan kümülatif karbonun yaklaşık yüzde yetmiş beşi, gelişmiş Batı ekonomileri tarafından üretilmiştir. Avrupa Birliği bugün toplam küresel emisyonların yalnızca yüzde sekizini oluşturmaktadır. Türkiye'nin payı bu rakamın çok gerisinde, yüzde bir civarındadır.

Ortak Fakat Farklılaştırılmış Sorumluluklar (CBDR) ilkesi, tarihsel ekonomik eşitsizliği tanıyan uluslararası iklim rejiminin temel taşıdır. Ancak Paris Anlaşması, Kyoto Protokolü'nün katı sınıflandırmasından ayrılarak esnek bir yaklaşım benimsedi. Kulağa demokratik gelen bu esneklik, pratikte gelişmekte olan ülkelerin tarihsel sorumluluktan değil, mevcut kapasiteden değerlendirilmesi anlamına geldi. Gelişmiş ülkeler "ilgili kapasiteler" yorumunu öne çıkararak, tarihsel suçun yerini anlık ekonomik başarıya bıraktığı bir sistem kurdu.

Türkiye'nin 2024 yılı toplam sera gazı emisyonu 584,5 milyon ton CO₂ eşdeğeridir; emisyonların yüzde 71,8'i enerji sektöründen kaynaklanmaktadır. Bu rakamlar, Türkiye'de karbon meselesinin doğrudan kalkınma, üretim, ulaştırma ve enerji güvenliği meselesi olduğunu göstermektedir. "Hemen düşük karbonlu üretime geç" talebi, sanayi maliyetini, ihracat rekabetini ve büyüme kapasitesini zedeleyen ekonomik bir müdahaledir.

CBAM: İKLİM POLİTİKASI MI, TİCARET SİLAHI MI?

2026'da tam yürürlüğe giren CBAM, çelik, çimento, alüminyum, gübre, hidrojen ve elektrik ithalatına karbon fiyatı biçmektedir. Brüksel'in söylemi: Avrupa sanayicisini karbon maliyetlerinden muaf ülkelerin haksız rekabetinden korumak. Ancak rakamlar başka bir hikâye anlatıyor.

2026'da ithalatçılar için 12 milyar Euro'yu aşan ek maliyetler öngörülmekte; bu maliyetin büyük bölümünü gelişmekte olan ülkeler ödeyecek. CBAM, AB'nin GSYİH'sini yüzde 0,1 artırırken Hindistan, Rusya, Ukrayna ve Güney Afrika gibi ülkeler GSYİH düşüşüyle karşı karşıya kalmaktadır. AB dışına giden kayıp, AB içine net kazanç olarak dönmektedir. Buna "iklim politikası" değil, "iklim kisvesine bürünmüş endüstriyel strateji" demek gerekir.

Araştırmalar, CBAM'ın OECD üyesi olmayan ülkeler üzerinde çok daha sert etkiler yarattığını; AB dışındaki ülkelerde üretimi kısarken AB içinde rekabeti ve çıktıyı artırdığını ortaya koymuştur.

TÜRKİYE: İKİLEMİN TAM ORTASINDA

Türkiye, bu eşitsiz sistemin en somut kurbanlarından biridir. CBAM kapsamındaki toplam ihracatı yıllık 12-19 milyar Euro olup toplam Türk ihracatının yaklaşık yüzde sekizini temsil eder. Türkiye, AB dışı ülkeler arasında en yüksek mutlak ticari maruziyete sahiptir. AB, Türkiye'nin en büyük ihracat pazarıdır; 2025 verilerine göre Türk mal ihracatının yüzde 42,7'si AB'ye gitmektedir.

Türkiye yapısal bir ikilemle karşı karşıyadır: Ya sınırda AB'ye........

© Aydınlık