menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Arabesk tribünler

21 7
27.01.2026

Tribünlerdeki tezahüratlar, her zaman siyasi ve toplumsal ortamın göstergesi olur. Bazen kulüplerin kökenini de bu tezahüratlarda bulabilirsiniz. Attila İlhan’ın saptadığı gibi Galatasaray’ın 1924’ten beri kullandığı “Cim Bom Bom” tezahüratı Fransızcanın fonetiğine sahip olup kulübün ve kolejin kökenine uygundur. 1925’te Halit Bey’in bestesi Karşıyaka Marşı’ndaki “KafSinKaf” da alaturka bir fonetik olup kulübün kuruluş hikayesindeki yabancı takımlara rakip olma iddiasını ve alafranga özentiliğe bir tepki içerir.

Nazım Hikmet’in bir yazısında belirttiği gibi 30’lu yıllarda tribünler taraftarın özgürce bağırdığı yerlerdir. Nazım Hikmet, Akşam Gazetesi’nde Orhan Selim adıyla yazdığı makalede futbol tribünlerini “düşünce hürriyetinin” alabildiğine canlandığı yer olarak tanımladı.

80’lere kadar tribündeki tezahüratlara türküler ya da pop müziğinin tanınmış şarkıları eşlik etti. “Yaşa Varol” “Haydi” gibi takımını destekleyen haykırışlar tribünlerde yer buldu. Milli olarak hassas olduğumuz dönemlerde marşlardan tezahüratlar yapıldı. Harbiye Marşı’nı taraftarlar kulüplerine uyarladı. Kıbrıs Çıkarması olurken “Havasına suyuna” diye Türkiye’yi öne çıkaran şarkılar tribünlerde söylendi.

1980 öncesinde devrimci marşlar tribünde yerini aldı. “Gündoğdu biz uyandık” diye başlayan sözler, bu sefer kulüplerin marşı haline geldi. Marştaki meydanların yerini statlar aldı.

80 ile tezahüratlar yine değişti. Emperyalizmin topluma dayattığı arabesk müzik tribünlerde yer buldu. Şarkılarda acı vardı, işkence vardı. Fenerbahçe tribünleri takımlarından uzak olmayı işkence olarak tanımladı. Galatasaray tribünleri, tezahüratlarına bedduayı ekledi: “Seni sevmeyen ölsün” diye.

Emperyalizmin amacı da bu değil miydi? Kendine güvenmeyen ve değerlerini........

© Aydınlık