menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Faşizm üzerine (5)

41 1
01.02.2026

Yazılarımda anlatmaya çalıştığım temel mesele şudur: Faşist ideoloji, sosyal, ekonomik, ekolojik ve psikolojik sorunları “biz” ve “ötekiler” arasındaki bir çatışma olarak sunar. Böylece kendi içindeki sorunları görünmez kılar; “biz”in içinde hiçbir problem yokmuş gibi davranır. Faşist propagandanın en güçlü yanı budur: Suç ve sorumluluk tamamen ötekiye devredilir. Faşizmin güçlenmesinde Wilhelm Schmid’in Die Suche nach Zusammenhalt (2025) kitabında sözünü ettiği bir dinamik önemli bir rol oynar: Faşist tutumların görünmez yapılarda var olması ve bu görünmezlik nedeniyle kolayca inkâr edilebilmesi. Faşizm her zaman bağıran, slogan atan bir kitle hâlinde ortaya çıkmaz; çoğu zaman kurumsal ilişkilerde, gündelik jestlerde, sessiz ihlallerde kendini gösterir. Wilhelm Schmid ayrıca faşizmin yalnızca bir siyasal ideoloji değil, hayata karşı bir tutum olduğunu vurgular. Hayata umutla bakan, iniş ve çıkışlarını kabul eden, belirsizliklerle yaşayabilen özne faşizme kapalıdır. Çünkü faşizm, hayatın karmaşıklığına ve kayıplarına karşı tahammülsüzlüğü temsil eder. Faşist tutum en çok ötekine karşı alınan pozisyonda görünür. Kişi yaşadığı her olumsuzluğun kaynağını ötekinde arar: sevgisizliğinin, başarısızlığının, mutsuzluğunun sorumlusu her zaman başkalarıdır. Böylece birey kendi içsel çatışmalarıyla yüzleşmek yerine, onları dışarıya projeksiyon yoluyla aktarır. Bu mekanizma öyle yaygınlaşmıştır ki, günümüzde cinsel yetersizlikler dahi komplo teorileriyle ötekine bağlanmaktadır. Son dönemde kimi söylemlerde, “düşman güçler”in toplumun erkekliğini zayıflattığı, gençlerin “erkeklik hormonlarının düşürüldüğü”, yiyecek ve içeceklere “kısırlaştırıcı maddeler katıldığı” gibi ifadeler sıkça tekrarlanmaktadır. Bu örnekler, yaşamın en kişisel kırılganlıklarının bile artık politikleştirilip düşmanlaştırılmış figürlere yüklendiğini gösterir. Faşizm, bireyin kendisiyle yüzleşmesini engelleyen, tüm acıları ve eksiklikleri ötekine yükleyen bir hayata karşı koyuş biçimidir. Bu nedenle faşizm, umut eksikliğidir; hayatı çekilmez hâle getirenlerin değil, hayatın sıkıntılarını ötekine mal ederek kaçış yolları üretenlerin ideolojisidir.

Robert Anton Wilson, Das Lexikon der Verschwörungstheorien (= Komplo teorileri sözlüğü, (2000) adlı kapsamlı çalışmasında, insanların birbirine güvenmekte giderek zorlandığı bir çağda yaşadığımızı vurgular. Wilson’a göre özellikle Amerika’da çok sayıda insan komplo teorilerine yalnızca ilgi duymamakta, bu anlatıları gerçekliğin kendisi olarak deneyimlemektedir. Komplo teorileri, bu bağlamda marjinal inançlar olmaktan çıkıp, gündelik düşünme biçimlerinin parçası hâline gelmiştir. Wilson’ın dikkat çektiği önemli bir ayrım, aktif ve pasif komplo teorileri arasındadır. Aktif komplo teorileri, belirli aktörler tarafından bilinçli biçimde üretilir ve yayılır; insanları ikna etmeyi, yönlendirmeyi ve mobilize etmeyi amaçlar. Ancak Wilson’a göre asıl etkili olanlar, pasif komplo teorileridir. Bunlar, doğrudan propaganda yoluyla dayatılmaz; aksine, belirsizlik, güvensizlik ve anlam boşluğu içinde kendiliğinden dolaşıma girer. Sosyal medyada bazen rastlarsınız “psikolojiye göre” diye başlayan cümleler. En saçma, en anlamsız ama o kadar da etkileyici… Pasif komplo teorileri, “bazı kaynaklardan alınan bilgiye göre” veya “bilimsel çalışmalar” ya da “herkes böyle düşünüyor” gibi muğlak referanslarla yayılır. Kaynağı belirsizdir, kanıt talep etmez, çürütülmesi zordur. Bu nedenle insanların bu tür anlatılara inanması, Wilson’a göre irrasyonel bir sapma değil, içinde yaşadığımız toplumsal koşulların normal bir sonucudur. Güvenin çözüldüğü, kurumların meşruiyetini yitirdiği ve hakikatin parçalandığı bir dünyada, komplo teorileri birey için anlamlandırıcı bir çerçeve sunar. Bu nedenle komplo teorilerinin gücü, yalnızca onları üretenlerin becerisinde değil; insanların yaşadığı güvensizlik rejiminde yatar. İnsanlar artık resmî açıklamalara, uzmanlara ve kurumsal bilgiye güvenmedikçe, görünmez aktörlere ve gizli planlara inanmak daha makul hâle gelir. Komplo teorileri, böylece korkuyu, belirsizliği ve çaresizliği bilişsel olarak tolere edilebilir bir hikâyeye dönüştürür. Bu çerçevede bakıldığında, komplo teorileri yalnızca yanlış bilgi değil; aynı zamanda toplumsal bir semptomdur. Güvenin çöktüğü yerde, komplo anlatıları yükselir. Faşist ve otoriter ideolojiler de tam bu zeminde, pasif komplo teorilerini aktif siyasal araçlara dönüştürerek kitleleri seferber eder.

Size Türkçeye çevrilmiş iki önemli çalışmadan söz etmek istiyorum: Cynthia Miller-Idriss, Anavatanda Nefret (2023) ve Federico Finchelstein, Faşizmden Popülizme (2021, 2. Baskı). Miller-Idriss özellikle komplo teorileriyle faşist siyaset arasındaki ilişkiyi çok çarpıcı biçimde analiz eder. Ona göre komplo anlatıları, faşizmin kitle desteği üretmesinde en etkili duygusal ve ideolojik araçlardan biridir. Burada vurgulanması gereken bir başka nokta, komplo teorilerinin tarihsel olarak ne kadar eski ve yaygın olduğudur. Daha önce yazdığım bir yazıda da belirttiğim gibi, insan zihni komplo teorilerine son derece yatkındır. Bunun bir nedeni, insanlık tarihinin büyük bölümünde dinsel sistemlerin sorgulanmayan, tartışmasız kabul gören “üstün irade” açıklamalarına dayanmış olmasıdır. Zeus’un Olympos’ta oturup her şeyi gözetlediğine inanmak, ya da Tanrıların insan yaşamının tüm yönlerini kontrol ettiğini varsaymak, aslında dünyayı görünmeyen güçlerin yönettiği düşüncesini normalleştirmiştir. Bu tür inanç biçimleri, insan zihninde şuna dair derin bir alışkanlık yaratmıştır: “Her şeyin ardında gizli bir güç, gizli bir plan olmalı.” Dolayısıyla komplo teorileri yeni değildir; modern siyasetin içinde yeniden üretilmiş seküler mitolojilerdir. Politik aktörler bu eğilimi faşist propagandanın temel direklerinden biri hâline getirir: tüm sorunların nedeni kötücül bir dış güç, hain iç unsurlar ya da gizli bir örgüt olarak sunulur. Faşizmde komplo teorileri yalnızca bir propaganda aracı değil, aynı zamanda düşünme biçimidir: Hakikat şüphelidir; duygular hakikatin yerine geçmiştir, “Bildiğin gibi değil, düşündüğün........

© Artı Gerçek