3 Mayıs 1944’ten Bugüne Türkçülük: Cumhuriyet’in Kurucu Fikrinden Bir Diriliş Hafızasına
3 Mayıs 1944, yalnızca bir mahkeme günü değildir. Bu tarih, Türk milliyetçiliği fikrinin II. Dünya Savaşı’nın ağır şartları altında devlet politikasıyla karşı karşıya geldiği tarihî bir kırılma noktasıdır. Olayı sadece Nihal Atsız–Sabahattin Ali davası yahut Türkçülük-Turancılık yargılamaları çerçevesinde ele almak eksik olur. 3 Mayıs’ı doğru anlayabilmek için Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisini, Atatürk milliyetçiliğini, savaş yıllarının dış politika baskılarını, Sovyet tehdidini ve Türkiye’de yükselen ideolojik ayrışmaları birlikte değerlendirmek gerekir [1], [2], [3].
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı bakiyesi çok milletli bir imparatorluğun yıkıntıları üzerinde kurulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan yeni devlet, ümmet esasından millet esasına; hanedan bağlılığından millî egemenlik fikrine; imparatorluk siyaseti yerine çağdaş ve bağımsız millî devlet anlayışına geçişin adıdır. Bu bakımdan Cumhuriyet’in kurucu omurgasında Türk milleti fikri vardır [1].
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı dar, biyolojik ve dışlayıcı bir ırkçılık değildir. Onun milliyetçiliği; tarih, dil, kültür, ortak vatan, ortak kader ve vatandaşlık bilinci etrafında şekillenen siyasal ve kültürel bir millet anlayışıdır. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, bu anlayışın en açık ifadesidir [1]. Burada Türk milleti, yalnızca soy bağıyla değil; aynı vatanı, aynı devleti ve aynı gelecek idealini paylaşan tarihî bir topluluk olarak tanımlanır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk Tarih Kurumu’nun ve Türk Dil Kurumu’nun kurulması, dil ve tarih çalışmalarının devlet eliyle desteklenmesi, millî eğitim politikalarının Türk kimliği etrafında şekillendirilmesi tesadüf değildir. Osmanlı’nın son döneminde devleti kurtarmak için başvurulan Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetleri tarihî şartlar içinde sonuç vermemiş; Cumhuriyet, yeni devletin temelini Türk milleti gerçeği üzerine kurmuştur [1], [2]. Bu nedenle Türkçülük, Cumhuriyet’in dışında doğmuş bir fikir değil; Cumhuriyet’in kuruluş zemininde yer alan temel fikrî damarlardan biridir.
Ancak 1944 yılına gelindiğinde Türkiye son derece hassas bir tarihî kavşağa girmiştir. II. Dünya Savaşı bütün dünyayı sarsmış, Türkiye ise savaşa girmemek için dikkatli bir denge politikası izlemek zorunda kalmıştır. Savaşın başlarında Almanya güçlü görünürken, 1944’e doğru Sovyetler Birliği üstünlüğü ele geçirmiştir. Bu durum, Türkiye açısından büyük bir endişe kaynağıdır. Çünkü Rus yayılmacılığı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden tarihî bir devlet hafızasıdır. Sovyetler Birliği’nin savaş sonrasında Boğazlar, Kars ve Ardahan üzerinde baskı kuracağı ihtimali, Ankara’nın en ciddi güvenlik kaygılarından biri hâline gelmiştir [3], [4].
İşte 3 Mayıs 1944 olayları bu gergin atmosferde patlak vermiştir. Nihal Atsız’ın Orhun dergisinde dönemin bazı isimlerini komünistlikle ve Sovyet yanlılığıyla suçlaması, Sabahattin Ali’nin Atsız’a dava açması ve bu dava etrafında milliyetçi gençliğin Ankara’da gösteriler yapması, aslında daha derindeki bir fikrî ve siyasî çatışmanın dışa vurumudur [5], [6].
Atsız ve çevresi, Türkiye’nin Sovyet tehlikesine karşı millî bir bilinçle güçlendirilmesi gerektiğini savunuyordu. Onlara göre komünizm, yalnızca bir fikir hareketi değil; Moskova merkezli bir siyasî nüfuz aracıdır. Türkçüler için mesele, sadece ideolojik bir tartışma değil, millî güvenlik meselesidir. Türk dünyasının Sovyet hâkimiyeti altında bulunması, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk topluluklarının durumu, Türkiye’deki Türkçü aydınlarda derin bir........
