menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Anmak ya da Çekilmiş Bir Dişin Yoklanması: Antalya’da Selahattin Tonguç Dönemeci Üzerine Bir Deneme

3 0
01.08.2026

Selahaddin Tonguç’u geçen yıl yitirdik. Çok alıştığımız varlığı, aniden ve alışılması güç bir yokluğa dönüştü. Bu, onu tanıyan, onunla özel ya da kamusal yakınlık kuran dostları, hemşerileri ve yoldaşları olan bizler için dilimizin sık sık çekilmiş bir dişimizi yoklaması gibi bir şey. Aradan bir yıl geçmiş olsa bile.

Bizler için böyle olan, saygıdeğer eşi, oğlu, kızı ve torunları için kim bilir nasıldır. Çekilmiş bir diş mecazının onlar için çok hafif kalacağı açıktır. Ben bu mecazı, onun kamusal varlığıyla kurduğumuz ilişkiyi anlatmak için kullandım. Varlığına, sanki hep oradaymış gibi alıştığımız insanların yaşamımızdaki önemini çoğu zaman ancak yokluklarıyla kavrıyoruz. Kendimizi gecikmiş bir değerbilirlik içinde buluyor; çaresi olmayan kaybın kederini, biraz da suçluluk duygusuyla hissediyoruz. Sonra, zamanın telafi ediciliğine sığınıyoruz.

Çoğumuz biliriz ki zaman, acının keskinliğini törpüler, özlemin yakıcılığını serinletir. Dilimiz de çekilmiş dişimizin yokluğuna giderek alışır; o boşluğu daha seyrek yoklar ve sonunda yoklamaz olur. Acının sıcaklığında kabul edilmesi güç görünse de bu, insanın biyolojik ve psikolojik terkibinin bir parçasıdır. Çünkü insan, bütün canlılar gibi, en dramatik değişimlere uyum sağlayarak hayatta kalmaya koşulludur. 

Ama insanı öteki canlılardan ayıran yalnızca uyum sağlama gücü değildir. O, hatırlayışını refleksif ve güdüsel olmaktan öteye taşıyabilir.

Zamanla hatırlayışını anlardan zamanlara taşıyabilir. Onu yalnızca içtenlikli bir iç çekiş, bir ahı göğe salış ve biriyle paylaşmaktan öteye götürebilir. Andığına anlam katabilir; hatırlayışını bir biçime, bir ifadeye dönüştürebilir. Yitirdiğimiz değerlerimizi bir ifadeye, dolayısıyla bir biliş ve duyuş terkibine dönüştürebiliyorsak, ancak o zaman onları gerçekten hatırlamış oluruz. Yoksa çoğu zaman yalnızca anmış oluruz.

Hatırlamak; çaba, ilgi, bilgi, bilinç ve irade gerektirir. Anmak ise, başlangıçta değeri tartışılmaz olsa da çoğu zaman içten bir insani tepkidir. Zaman geçtikçe solabilir. Biçim kazanmış bir hatırlama ise, hatırlayan için başlı başına bir sanat eseri olmasa bile ona doğru bir yöneliş, bir hamledir. Böylece, yitirdiğimizi başka biçimlerde çoğaltır ve yaşatırız.

Hatırlamak, hatırlananı zihnimize yerleştirdiğimiz bir mumya müzesinde zaman zaman ziyaret etmek değildir. Onu yeni koşullarda, kendisi olarak yeniden görebilmek ve kavrayabilmektir. Bir bakıma, yitirdiğimizi zenginleştirerek yaşatmaktır. 

Öte yandan, hatırlamanın böylesine yaratıcı bir imkân olmasını sağlayanın, onun varlık ikizi........

© Akdeniz Gerçek