Sistem Tasarımı Olmadan Reform Olmaz
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Sistem Tasarımı Olmadan Reform Olmaz
YÖK başkanı Prof. Dr. Erol Özvar’ın son açıklamaları, Türkiye yükseköğretim sisteminin artık inkâr edilemez bir gerçekle yüzleştiğini gösteriyor: Teorik bilgiyle donatılmış mezunlar, gerçek dünyanın ihtiyaçlarını karşılamıyor.
Bu tespit çok doğru. Hatta geç kalmış bir açıklama..
Ancak Doğru teşhis, doğru tedavi anlamına gelmiyor..
Bugün üniversitelerimizde öğrenciler onlarca ders alıyor ama aldığı eğitimi içselleştirecek pratik bir derinlik kazanamıyor. Staj yapıyor ama işi öğrenemiyor. Mezun oluyor ama ne yapacağını bilmiyor. Bu tabloyu değiştirmek için dile getirilen “3 1”, “2 2” gibi modeller kulağa hoş geliyor..
Ama ülkemizin kronik sorunu tam da burada başlıyor: Model var, modeli hayata geçirecek mekanizma yok.
Yıllardır yükseköğretimde benzer söylemleri duyuyoruz. Uygulamalı eğitim, sektör iş birliği, beceri odaklı müfredat… Hepsi doğru kavramlar.
Bu gerçekleri bilmemize rağmen neden sonuç değişmiyor?
Çünkü sorun kavramlarda değil, eğitim sisteminde..
Bugün bir üniversitede müfredatı değiştirmek, ders sayısını azaltmak ya da uygulamayı merkeze almak kolay değil. Akademik kültür hâlâ “anlatılan ders” üzerinden şekilleniyor. Öğretim üyesi performansı yayınla ölçülüyor, öğrenciye kazandırdığı beceriyle değil.
Daha açık söyleyelim: Sistem, uygulamalı eğitimi ödüllendirmiyor. Aksine, cezalandırıyor.
Öte yandan sektörle kurulan ilişki de çoğu zaman yüzeysel. Staj adı altında yapılan faaliyetlerin önemli bir kısmı sembolik. Öğrenci iş yerinde bulunuyor ama üretimin/hizmetin bir parçası olamıyor. Şirketler için öğrenci bir “yük”, üniversiteler için ise bir “formalite”.
Bu gerçek değişmeden, hangi modeli getirirseniz getirin sonuç değişmeyecek.
Kontenjan planlamasının “stratejik insan kaynağı” perspektifiyle ele alınması ise önemli bir adım olarak sunuluyor. Ancak burada da önemli bir sorun var:
Ülkemizde gerçekten veriye dayalı bir insan kaynağı planlaması yapabiliyor mu?
Hangi sektörün ne kadar nitelikli iş gücüne ihtiyaç duyduğu, bu ihtiyacın hangi becerilerle karşılanacağı ve üniversitelerin buna nasıl adapte olacağı konusunda bütüncül bir sistem henüz görünmüyor.
Planlama niyeti var, ama planlama altyapısı tartışmalı. Hatta çoğu zaman yok.
En dikkat çekici başlıklardan biri de doktora eğitimine getirilecek merkezi sistem. Ama burada da benzer bir risk söz konusu: Merkezileşme, kaliteyi artırmak yerine tek tipleşmeyi derinleştirebilir.
Oysa Türkiye’nin ihtiyacı standartlaşmış değil, farklılaşmış ve derinleşmiş akademik yapılardır. Tek bir merkezin belirlediği standartlar değil, kurumların kendi yetkinlik alanlarında yükseldiği bir ekosistem.
Tüm bu tartışmaların ortasında şu gerçeği görmek gerekiyor:
Türkiye yükseköğretimi bir “reform” değil, bir zihniyet dönüşümüne ihtiyaç duyuyor.
Ders anlatan akademisyenden, rehberlik eden akademisyene
Not odaklı sistemden, beceri odaklı sisteme
Diploma veren yapıdan, yetkinlik kazandıran yapıya geçmeden,........
