menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Mekke Paktı” Analizim kaynaklı umutlarım…

28 0
09.09.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

“Mekke Paktı” Analizim kaynaklı umutlarım…

Hani şu dünyayı kısa süreli panik havasına sokan ve bölgemizdeki kimi ülkelerin tedirginlik krizleri geçirmesine neden olan “Mekke Anlaşması” var ya; aslında liderini arayan bir ümmetin çığlığından doğdu. Birileri mahalleye abi olmak istiyordu, mahalle de kendilerine sahip çıkacak bir hâmi arıyordu doğrusu. Üç başkentin, küresel masanın kurucularına inat, kendi arasında halı saha maçı ayarlar gibi imzaladığı o muazzam pakt herkesi uykusundan etti. Bazı tedirgin gruplar bu paktın İran’a karşı bir pakt olduğunu bile söyledi; uluslararası denge okuryazarlığı olmayan kimi müptezeller ise meseleyi Sünni-Şii çatışması eksenli okuma çabasına girdi. İşte o metin, diplomatik brifinglerden çıkıp sokağa, daha doğrusu sosyal medyanın mizah karışık komplo kazanına düştüğünden beri gülmeye değer çok şey söylendi. O günden bu yana ortalık adeta bir Orta Doğu fıkralar antolojisine döndü; meğer fantezi kültürü ne kadar da derin bir coğrafyada ikamet ediyormuşuz, bir kez daha anımsadık.

Neden şimdi, kime karşı mı yapıldı bu pakt? Tabii ki dünyayı metresi gibi kullanan, dilediği yere çöken müttefiklerinin bile kendini güvende hissetmediği, her an “bize de çökelebilir” krizlerinin yaşandığı bir dönemde kendi başımızın çaresine bakma zorunluluğundan doğdu. “Bizi korusun” diye kendisine ödeme yaptığımız örgüt ve yapılar bizi korumak bir yana, bizzat gelip mülkümüze oturuyorken; tek kutuplu bir dünyanın yaşanamaz olduğu bir zaman diliminde kuruldu bu pakt. Venezuela’dan bir liderin bir gece yarısı ülkesinden alınıp götürüldüğü, İran’dan yönetici kadroların tamamının suikastlarla ortadan kalktığı bir dünyada, “Acaba şimdi sıra kimde?”, “Bize ne zaman gelecek sıra?” denilen bir zaman diliminde, ölümün bize ne zaman geleceğini beklemek yerine bu ölüm kusan canavarı nasıl durdururuz kaygısıyla liderlerin var olmak adına aldıkları bir inisiyatiftir bu.

Geçmişte dünya halklarını ikna ederek ve ürettikleri bahanelerle ilhak ve istila edecekleri yerlerde daha önce kurdukları taşeron yapılarla önce sorun çıkarıp kendilerinin müdahalesine zemin hazırlanıyor, sonra da müdahale ediliyordu. Irak’ta böyle oldu, Afganistan’da böyle… CIA’e Taliban kurdurulup palazlandırılıyor, sonra düşünce ve anlayışları basına servis edilerek tehlikeli ve kendilerine önlem alınması gereken bir yapı oldukları yönünde bir kanaat uyandırılıyor, ardından kendisine önlem alınması gereken bu “tehlikeye” karşı dünyayı koruyorum bahanesiyle bölgeye giriliyor ve geleneksel yapıları kendi istek, arzu ve anlayışları doğrultusunda altüst ediyorlardı. DAİŞ-İŞİD yine böyle bir saha çalışmasının eseri ve laboratuvarda üretilmiş bir virüs olarak ihdas edildi ve Suriye’ye girmek, oradaki emellerine ulaşmak için araçsallaştırılmıştı.

Geçmişte bahaneler uydurularak insanların yeraltı ve yerüstü zenginliklerine çökülüyordu; bugün ise artık bahane göstermeye bile gerek kalmıyor. Eskiden bu uygulamalar sadece düşmanlara yapılırken, artık dost ve düşman farkı ortadan kalktı. Mahallenin ağır abisi, dilediğine sahip olma ve istediğini elde etme konusunda hiçbir engel tanımıyor, rekabete imkân vermiyordu. Kanada’yı kendi nikâhına alıp nüfus kütüğüne kaydetmek istedi; bu talep kabul görmeyince boykot ilan ederek ülkenin yaşam haklarını kısıtladı. Bir derebeyi gibi hareket ederek isteklerinin emir telakki edilmesini talep ediyordu.

Danimarka’dan, adeta ilahi bir buyruk gibi Greenland’ı açıkça talep etti. Bölgede yaşayan halka, “Danimarka sizi koruyamaz, benim olursanız kimse size yan bakamaz” mesajını dünyanın gözü önünde yüksek sesle dile getirdi. Daha önce de Körfez’e yönelerek, “Biz olmazsak tahtlarını bir hafta bile koruyamazlar” tehdidinde bulunmuş, bölgeden haraç toplamak amacıyla yaptığı gezide raf ömrü tükenmiş yarım trilyon dolarlık silah satarak geri dönmüştü.

Düzenli olarak ödemelerimizi yaptığımız halde eften püften sebeplerle paramızla bile bize silah satmadığı, satsa bile nerede kullanacağımızı ve kime karşı kullanmayacağımızı kendisinin belirlediği bir dönemde, paramızla kendisinden silah alamadığımız bu zorba düşmanlarımıza parasız pulsuz milyarlarca dolarlık silah yığınağı yapıyor, bizde kaos çıkarılmasına yatırım yapıyordu. Açık açık var olan iktidarı devirme senaryosuna yatırım yaptığını gizleme gereği duymadan söylemişlerdi. Fakat bunun işe yaramadığını da belirtip sadece siyasi muhalefeti değil, her türlü muhalefeti fonlayıp büyütecek ve Türkiye’de başımıza bela getireceklerini de söylediler. Askeri darbelerle sivil iktidarları şekillendirmeye alışmış bu patolojik zihin, tüm dünyada bir baş belasıydı. “Bizim çocuklar” nitelemesiyle satın aldığı ve bölgemizde yerel ayaklar olarak kullandığı gazeteci, asker, bürokrat ve siyasetçilere ek olarak akademik ve iş çevrelerinden elitler üretilerek ülkenin kanı emiliyor, kendilerine sadık kitleler üretiliyordu.

Ortağı olduğumuz, dahası parasını ödediğimiz uçakları bile bu zorbadan alamadık; üstüne yattı paramızın da. Bize paramızla silah satmadığı için korunmaya duyduğumuz ihtiyaç sebebiyle Rusya’dan S-400 almamız bahane edilerek mallarımız boykot edildi, silah ambargosu ile karşılaştık.

İyiden iyiye tüm dünyada yapılanlar bu bilişim çağında konuşulup dillendirildiğinde görüldü ki ABD, büyük mafyatik bir yapı olarak milletlerin kötü kaderlerinin sebebi; Trump ile birlikte dengesi bozuk, şantaja boyun eğen, çivisi çıkmış politik arenada Orta Doğu’daki bir ülke olan İsrail dünyaya ayar vermektedir. 7 Ekim Gazze’de yapılanlar üzerinden bunu daha net görme fırsatı bulduk. Yapılanlara seyirci kalan Birleşmiş Milletler kurulları ve diğer uluslararası kurul ve kuruluşlara ek olarak dünya siyasetinde devlet denilen yapılar da sadece olanları çaresizce izlemektedir.

İran’a günün birinde anlamlı hiçbir sebep yokken ABD’nin himayesindeki huysuz fino saldırıyor. Direnme hakları bile yıllardır ellerinden alınmış bir halk, günlerce havadan bombalanıyor. Zaten güvenli olmayan dünya o günden sonra daha da güvensiz bir yer olmuş, bu defa kime saldıracak bu çete diye canlı bahisler bile açılmıştı… Şımarık, narsist bir kavim ile bunak bir liderin insafına kalmıştı dünyada işler…. Epstein dosyalarındaki zaafları kullanılmaya müsait bir aparat kıvamına gelmiş bu bunağın, “hayır” deme ihtimali kalmamış, bir kukla gibi kuklacı tarafından oynatılıyordu….

İran, ABD üssü olan ülkelerden kalkan uçaklar tarafından vurulunca savunma refleksiyle, O da  ABD üstü bulunduran Körfez’deki ülkeleri füzelerle vurdu. Böylece kovboya korunmak için ödeme yapanlar bu şemsiyesinin koruyucu olmadığını acı bir biçimde gördü. Korunmak, üzere kovboya ödeme yapmaya hazırlananlar gördü. Muhtemelen vazgeçti zira şemsiye delik deşikti. Kovboy kendilerini korumadı ya da koruyamadı…. Mahallenin kaba dayısı liderine yapılan şantaj sermayesinin baskısıyla kazara karıştığı bu olayda karizmasını fena çizdirdi. İtibarı falan kalmadı. Blöfleri asla eski etkiyi yaratmayacak bundan böyle….

Kartlar yeniden karılıyor, yeniden konumlanıyordu dünya milletleri. Mahallenin abisinin kimsenin tınlamadığı bir aşamanın arefesiydi.........

© Akademik Akıl