menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Talat Aydemir’in darbe girişimleri nasıl yorumlanmalıdır?

20 0
29.03.2026

ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİNDE ORDU MENSUPLARI 

Atatürk’ün 1924 inkılap kanunlarından sonra  orduyu  tamamen siyaset  alanının  dışına çıkardığı yaklaşımı    devrim  tarihi  literatüründe genel kabul görür. Ben bu tanımlamayı  sathi  bulduğumu  belirtmek isterim.  Fevzi Paşa’yı Genelkurmay başkanlığında  tutarak tek parti devletini  güvenceye aldığı  söylenir. 

Bence ordu  siyaset dışı değil  siyaset  üstü bir kurum oldu. Bunun  kanıtı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın hükümetin  emrinde  değil  doğrudan  cumhurbaşkanına bağlı  olmasıdır. Siyaset  dışına  çıkarılarak  idareye dahil edilen kurum Diyanet  İşleri Riyasetidir. Ordu değil. 

Şu değerlendirmelere  katılırım:  Ordu 10 yıl savaştan sonra (Balkan  savaşlarından  Büyük zafere  kadar)  kışlasına çekilmişti. Muvazzaf subaylar, ekonomik durumu, maaş baremi, fevkalade olmasa da Milli Kurtuluş  Savaşının   zaferle  sonuçlanmasının verdiği gururu  taşıyorlardı. 

Büyük bir ekseriyeti savaş meydanında  bizzat bulunmuşlardı. Not edelim ki 60’lara kadar  bir çok yüksek  rütbeli subay Birinci Dünya Savaşı   ve Milli  Mücadelede bilfiil savaşmış insanlardı. Bu çok önemlidir. Hatta   içlerinde esir düşmüş olanlar da vardı:  Cemal Gürsel ve Cevdet Sunay   örneklerinde olduğu gibi. İkisi de mütareke ahkamı  gereği  İngilizler  tarafından  esir alınmışlardı. 

Devleti  kuran elit  büyük  oranda cihet-i askeriyeden geliyordu. Bana  göre hegemonyanın belirleyici unsuru ordu idi. Sessizce geri planda görünüyor olsa da. Burada  ileri  sürebileceğim kanıt  şudur: TBMM bütün  devlet kurumlarının   bütçelerini  müzakere  ederken,  sıra  orduya geldiğinde (savunma bütçesi) alkışlarla  bütçeyi  tartışmasız kabul ederdi. Meclis  “orduya selam gönderilmesi”  kararı alırdı. Burada sanırım halaskar orduya hürmetin yanısına  ordunun  tartışılmazlığı düşüncesi belirleyici olmalıdır. Yukarda ordunun  siyaset  kurumunun dışında değil üstünde  olduğunu söylerken  bunu  kastettiğimi  belirteyim. 

Ordunun 1950 ye kadar ki varlığı Atatürk ve İnönü’nün cumhurbaşkanlığı  ile açıklanabilir. İkinci Dünya Savaşı  yıllarında ordu harcama bütçesinin yarısını tüketen muvazzaf ve yedek subay kadrolarıyla ve  silah altındaki muazzam sayıya ulaşan erat ile (1 milyondan fazla)  muhtemel  bir saldırıyı müteyakkız bekledi. 

Tahmin edebileceğiz gibi muvazzaf kadrolar çok  partili  siyasi hayata geçişi pek de olumlu bir gelişme olarak karşılamadılar. Bu onların  alıştıkları  statükodan çıkılması  demekti. Subaylar çoğunlukla nevzuhur demokrasiyi devlet  hayatında kaos olarak  yorumladılar. Bu gelişme onları  hoşnut etmedi. Sadece İsmet Paşa’nın  bir bildiği vardır  diye gelişmeleri   hoşnutsuz  bir sessizlikle  izlediler. 

Bu tutumun başlıca nedeni ciheti askeriyenin  örgütlenme mantığının nizam ve intizama bağlı olmasıydı. Daha  açık bir şekilde ifade etmek gerekirse asker  mantığı  kaostan rahatsız olur. Hatta  anarşi olarak  bile yorumlayabilir. Ortalama bir muvazzaf subay  açısından çok partili siyasi hayat muasır medeniyet yolunda katlanılması gereken  bir   tercih olarak  görülmüştür. 

Bu yargımı  biraz abartarak şöyle ifade etmek isterim: Ordu 1908 meşrutiyet devriminden 1983’te iktidar ANAP’a teslim edilinceye kadar hep böyle düşünmüştür. 

Bu süreç bir küçük burjuva devrimi olan 1908  Jön Türk devriminden, 1983 seçimleri ile  burjuva sınıfının  tam manasıyla iktidarı aldığı  tarihe kadar  olan uzun zaman  dilimini kapsar. 

ORDUDA DARBECİ EĞİLİMLER 

Orduda darbeci eğilimleri İsmet Paşa’nın  cumhurbaşkanlığı yıllarına kadar  geri götürmek  mümkündür. İsmet Paşa’ya  darbe yapmak düşüncesinde temel amil orduda  yukarı doğru  mobilizasyonun kısıtlılığı, subayların kariyer   beklentisinin tatmin edilmemesi idi. Başka bir şekilde ifade  etmek  gerekirse  mesele dar anlamda sınıfsaldı. Fevzi Paşa’nın vizyon  darlığı, kadrolarda liyakate dayalı  bir  hiyerarşik piramidin kurulmasına engel olmuştu. Bu nedenle  Fevzi Paşa yaş haddinden emekliye sev edildiğinde  geniş bir zabitan kesimi bundan hoşnut olmuştu. Fevzi Paşa’nın emekliliği  kendisi  dışında   kimseyi üzmedi bile diyebilirim. 

İsmet Paşa’nın bir darbe ile  devrilmesi fikri  çok  partili  siyasi hayata  geçildikten sonra  daha fazla  taraftar buldu. Fevzi Paşa’nın  İsmet  Paşa’ya  duyduğu-haksız- husumetten yararlanmak isteyen çevreler  vardı:  Askerler  ve  politikacılar. 

Fevzi Paşa, emekliye ayrıldığı 1944’ten vefat ettiği tarihe kadar (1950) siyaseten savruldu durdu. Hür Fikirleri Yayma Cemiyetinden Millet Partisine kadar  bir çok çevre ondan yararlanmak istedi. Önce DP’den milletvekili  oldu. Ayrıldı. Millet Partisinin fahri başkanı oldu. Kanımca  Fevzi Paşa  çok partili  hayatın dinamiklerini kavrayabilmiş biri değildi. Ama  şimdi  mesele bu değil. Siyaset  adamı olarak Fevzi Paşa  başka bir yazısının konusu  olabilir. 

Etrafında  kendisinden  yaralanmak isteyen pek çok kişi oldu. Müfrit Demokrat Partililer ve  müfrit Millet Partililer.  

Bu çevreler hakkında en doğru tanımlama herhalde  onlara “Acilciler” demek olmalıdır. Bu kesimler İsmet Paşa’yı  sandıkta  yenerek iktidarı alma  düşüncesi ile ilgili değillerdi. Onları ilgilendiren tek şey İnönü’nün devrilmesi idi. Dikkatli  bir araştırma bir çok politikacının İnönü’ye darbe tertiplerinin içinde olduklarını gösterir. 

İnönü’nün bir darbe ile devrilmesi  fikri  Demokrat Parti içinde sanıldığından daha  kuvvetliydi. Çok partili siyasi hayata geçiş, eşit koşullarda demokratça   yarışmak anlamına gelmiyordu. Günümüz Türkiyesi  için de aynı şey geçerlidir. 

Partilerin varlığı  çoğu  zaman yeni  bir  mücadele zeminin  doğması demekti. İnönü karşıtı subayların, Demokrat Parti, Millet Partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisinde toplanmalarının  temel sebebi budur. 

Demokrat Parti  iktidarı ve Türkiye’nin Kuzey Atlantik İttifakına  dahil olması ordunun  siyasi otorite  ile ilişkilerinde  radikal değişikliklere neden oldu. Menderes, orduya iktidarın  emrinde bir    aparat gibi davrandı. Yüksek komuta kademesini tamamen   tasfiye  etti. Kendine   bağlı partizan bir    askeri  hiyerarşi kurdu. DP  iktidarı  devrinin Genelkurmay başkanları,   kuvvet komutanları ve  ordu komutanları listeleri incelendiğinde ne demek istediğim   daha iyi anlaşılacaktır. 

Menderes, iktidara gelir gelmez orduyu  Kore’ye savaşmaya  gönderdi. Türkiye, Kore’de bir tugayla  ABD’nin yanında (emrinde)  Komünistlere karşı savaştı.

Demokratlar bu durumu  ordunun “milli iradenin emrine girmesi” olarak yorumluyorlardı.  Başvekil, “orduyu  gerekirse  yedek subaylarla  idare ederim”  gibi  tahfif edici  ifadeler kullanmıştı. Bu ifadeler  bir  subay için gurur  kırıcı idi. Oysa ki ordu  mensupları  kendilerini  vatanın  kurtarıcısı  devletin kurucusu  olarak görüyorlardı. Bu söylemden   hiç  hoşnut  olmadılar.  Menderes orduyu  yüksek komuta kademesini  tatmin ederek   denetim altında  tutabileceğini  sanıyordu. Ama yanılıyordu. Tarih  bize bunu göstermiştir. 

Bence   subaylar, Demokrat Parti iktidarının  ordunun  gururu ile oynadığını  düşünüyordu. Çok partili hayat,  toplum  ve devlet içindeki  konumlarını ciddi  biçimde  aşağıya çekmişti. Maaşları, statüleri, gördükleri muamele gittikçe kötüleşiyordu. 

NATO’ya  giriş  ordunun önemini arttırırken ( silah,  teçhizat yönünden ABD tarafından  tahkim edildiği için)  profesyonel personel (subaylar)  iktidarın  kendilerini  itibarsızlaştırdığını  düşünüyorlardı. 

50’LERDE  İSTİHBARAT  VE  DARBECİ GRUPLAŞMALAR 

Alparslan Türkeş 27 Mayıs’tan sonra Cemal Gürsel tarafından  Başbakanlık  Müsteşarlığına atanınca Başvekalet  binasının üst  katında Amerikan istihbarat  bürosunun  olduğunu  görünce çok  şaşırmıştı.  Ben pek  şaşırmadım doğrusu. 50’lerdeki  Türk-Amerikan ilişkilerinin içeriği bunu  mümkün  kılıyor bana göre. 

Buradan benim  çıkardığım sonuç, CIA  Türkiye  masası, T.C. Başbakanlık binasında  çalışıyordu. 50’lerin  soğuk savaş ortamında,  CIA  başbakanlık binasından  çalıştığına göre Türk Ordusunun dinlenmemesi mümkün değildi. ABD ve onunla çok  yakın  temas halinde çalışan MİT Türk ordusunu  dinliyordu. Bu kesindi. 

Türkeş’e gelince , O da uzunca bir süre  soğuk savaş görevlisi olarak ABD’de eğitim almıştı.  Hatta döndüğünde  radyoda antikomünist programlar yaptı.  Sonuç itibariyle, ABD’nin   ordudaki   cuntacı  gruplaşmalardan  haberdar  olmaması mümkün değildi. Belki de Menderes’in  yıkılmasına  yol vermiş  bile olabilir.

AYDEMİR’İN ERKEN DÖNEM CUNTALARDAKİ YERİ 

Talat Aydemir,  ilerde 27 Mayıs’ı yapacak kadroların  içindeydi. Ben bu grupların çok sayıda  olduğunu  sanmam. İktidarın devrilmesi fikri  bence en erken 1957  seçimlerinden sonra ciddiyet kazanmış olmalıdır. Düşüncem odur ki iktidardan hoşnutsuz albay ve  altı muvazzaf kadrolar vardı.  Ama iktidar basiretsiz tutumuyla toplumu  ve siyaseti çıkmaza sokmamış olsalardı   gene de  “darbe”  mümkün olamazdı. 

Aydemir’in “hatıralarında”  anlattıkları 1956 gibi erken bir tarihte  bir darbe hücresinin varlığına işaret eder.  1959’daki “Dokuz Subay “ olayını da hatırlayayım  bu arada. Bu olayda yargılamalar “beraat” ile  sonuçlandı.  Ama ihbar  bence doğruydu. Mahkemenin  başkanlığını   yürüten kişinin de Cemal Tural olması ilginç. 

Ekseriyetle  albay ve altı  rütbelerdeki  subayların  bulunduğu  bu gizli  örgütler bana “İttihatçılık”  günlerini  hatırlatıyor. Bunu  da belirtmek  isterim. 

Bu grupların   iktidarı  devirebilecek  bir güce ulaşmaları kolay değildi.  Menderes aldığı  duyumlara karşı kayıtsızdı. Belki de Pentagon istihbaratına güveniyordu. 

AYDEMİR’İN MİLLİ BİRLİK KOMİTESİNE GİREMEMESİ

Talat Aydemir’in MBK  üyesi birçok subayla  yakın ilişki  içinde olduğu  anlaşılıyor. Kendi kişisel tarihi  açısından  bir talihsizlik  olarak yorumladığı olay şu:  Aydemir, 1959 Haziranında Kore’deki Türk  Tugayını  değiştirme birliği içinde görevlendirilmişti. Bu  birlikte bir Tugaydı. Türk Tugayı  deniz yoluyla Kore’ye gitti. 

Bu arada Kenan Evren ve Madanoğlu’nun,  hatta rahmetli  hocam Bülent Tanör’ün  babası Topçu Kurmay Albay Cahit Tanör’ün de Kore’de görev yaptığını hatırlatayım. 

Netice itibariyle, Aydemir  Kore’den döndüğünde her şey olup bitmiş, iktidar devrilmiş;  Milli Birlik komitesi  yönetime el koymuştu. Kendisi bu sürecin  dışında  kalmıştı. Çok  istekli olmasına rağmen. 

Herhalde Aydemir 8 Ağustos 1960’da Türkiye’ye  döndüğünde büyük bir yoksunluk  duygusuna kapılmış olmalı.  Komite  onu 30 Ağustos’ta Albaylığa yükseltti. 12 Eylül’de de Kara Harp Okulu komutanlığına  atadı. 

Yeni Albay olmuş birinin Harbiye  komutanlığına getirilmiş olması ilginçtir. Bu  oldukça önemli bir görevdi. Anlaşılan komite Eminsu  olayından sonra  “yeni orduda”   böylesine kritik bir görevi ona  tevcih etmeyi  uygun görmüştü. 

MİLLİ BİRLİK KOMİTESİNİN ORDU ÜZERİNDEKİ DENETİMİNİ KAYBETMESİ 

Milli Birlik  Komitesi Kurucu Meclis’in açılışından TBM seçimlerinin yapıldığı tarihe kadar ordu karşısında-........

© 12punto