menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Küresel düzenin derin çelişkisi: Silahlanma yükselirken yoksulluk derinleşiyor

15 0
03.04.2026

İçinden geçtiğimiz dönem, küresel ekonominin en sert çelişkilerinden birini tüm açıklığıyla ortaya koyuyor: Bir yanda hızla büyüyen savaş ekonomisi ve trilyonlarca dolarlık savunma harcamaları, diğer yanda derinleşen yoksulluk, açlık ve eşitsizlik. Uzun süredir biriken jeopolitik gerilimlerin açık çatışmalara dönüştüğü bu eşikte, ABD–İsrail–İran hattında tırmanan kriz yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil; küresel ekonominin yönünü, derinliğini ve adaletini belirleyen çok katmanlı bir kırılma alanıdır. 

Artık mesele sadece “güvenlik” değil; kaynakların hangi önceliklerle tahsis edildiği, yani insanlığın neye yatırım yaptığı sorusudur. Tam da bu nedenle savaş ekonomisi ile yoksulluk arasındaki ilişki, günümüz küresel sisteminin en kritik fay hattını oluşturmaktadır.

KÜRESEL SİLAHLANMA SARMALI: Silahlara Trilyonlar, İnsana Kırıntılar

Savaşın artık yalnızca cephelerde yaşandığını düşünmek, günümüz gerçekliğini eksik okumaktır. Savaş; bütçelerde, kamu harcamalarının yönünde ve toplumların refah yerine güvenliğe öncelik vermek zorunda bırakıldığı ekonomik tercihlerde yaşanır. Bu yönüyle savaş, görünenden çok daha geniş bir alana yayılan sistemik bir olgudur.

Nitekim son veriler, küresel savunma harcamalarının ulaştığı boyutu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Dünya genelinde askeri harcamalar 2,7 trilyon doları aşarak tarihî zirvesine ulaşmıştır. Bu büyüklük, küresel GSYH’nin yaklaşık %2,5’ine, toplam kamu harcamalarının ise %7’sinden fazlasına karşılık gelmektedir.

Ülkeler bazında bakıldığında tablo daha da belirginleşmektedir: ABD 850 milyar doları aşan savunma bütçesiyle küresel toplamın yaklaşık üçte birini tek başına üstlenirken; Çin 300 milyar dolar, Rusya 100 milyar doların üzerinde, İsrail 25–30 milyar dolar, İran ise yaklaşık 20 milyar dolar düzeyinde bir savunma ekonomisini sürdürmektedir. Ukrayna’nın savaş koşullarında hızla artan harcamaları ve dış desteklerle genişleyen bütçesi de bu tabloyu daha ağır hale getirmektedir. Türkiye ise yaklaşık 40 milyar dolara yaklaşan savunma harcamasıyla bu küresel denklemde dikkat çeken aktörlerden biridir.

Bu artışın arkasında yatan dinamik açıktır: Rusya–Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki gerilimler ve büyük güç rekabeti, ülkeleri hızla artan bir silahlanma sarmalına itmektedir. Ancak bu tabloyu asıl anlamlı kılan soru şudur: Aynı kaynaklar, insanlık için neyi değiştirebilirdi?

SAVAŞIN FİNANSAL BEDELİ: Küresel Servetin Erozyonu ve Türkiye Ekonomisine Yansıyan Riskler-Fırsatlar

Savaşların etkisi artık yalnızca cephelerle sınırlı değil; finansal piyasalar üzerinden küresel ekonominin tamamına sirayet eden çok boyutlu bir yıkım üretmektedir. Nitekim ABD–İran-İsrail gerilimiyle birlikte küresel borsaların toplam değeri kısa bir süre içinde 157,5 trilyon dolardan 143,5 trilyon dolara gerileyerek yaklaşık 14 trilyon dolarlık bir kayba işaret etmiştir. Bu büyüklük, birçok gelişmiş ülkenin yıllık milli gelirini aşan devasa bir servetin, son derece kısa bir zaman diliminde erimesi anlamına gelmektedir.

Söz konusu dalgalanma, yalnızca rakamsal bir küçülme değil; aynı zamanda ekonomik güvenin aşınmasıdır. ABD’de ana endekslerde %7–8 bandında kayıplar yaşanırken, Asya ve Avrupa piyasalarında da sert düşüşler ve faiz artışları dikkat çekmiştir. Bu tablo, savaşların artık sadece coğrafyaları değil, küresel serveti de doğrudan tahrip ettiğini göstermektedir.

Finansal piyasalardaki bu erime, kaçınılmaz olarak reel ekonomiye ve toplumsal refaha yansımaktadır. Borsa kayıpları tasarrufları ve emeklilik fonlarını zayıflatırken, şirket değerlerindeki gerileme yatırımları ve istihdamı baskılamaktadır. Artan belirsizlik ise küresel ticaret hacmini daraltarak özellikle gelişmekte olan ekonomilerde daha derin hissedilen bir kırılganlık yaratmaktadır.

Türkiye açısından bakıldığında bu süreç, eş zamanlı olarak hem riskler hem de fırsatlar barındırmaktadır. Küresel finansal dalgalanmalar sermaye çıkışlarını hızlandırabilir, döviz kurlarında oynaklığı artırabilir ve dış borçlanma maliyetlerini yukarı çekebilir. Özellikle enerji fiyatlarındaki yükseliş, cari denge üzerinde ilave bir baskı oluşturmaktadır.

Bununla birlikte Türkiye’nin jeopolitik konumu, değişen tedarik zincirleri ve savunma sanayii ihracatı gibi alanlarda ortaya çıkan yeni fırsat pencereleri de göz ardı edilmemelidir. Ancak bu fırsatların kalıcı kazanımlara dönüşebilmesi, ekonomik istikrarın güçlendirilmesine ve güven ortamının tesis edilmesine bağlıdır.

AYNI DÜNYADA İKİ GERÇEK: Silahlanma ve Açlık Krizi

Savaş ekonomisinin ulaştığı boyut, ancak yoksulluk göstergeleriyle birlikte değerlendirildiğinde gerçek anlamını bulur. Zira aynı dünyada, bir yanda trilyonlarca dolarlık askeri harcamalar hızla artarken; diğer yanda en temel yaşam ihtiyaçlarına erişemeyen milyarlarca insan varlığını sürdürmektedir.

Birleşmiş Milletler verileri bu çelişkiyi çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır: Bugün dünyada yaklaşık 673 milyon insan açlıkla mücadele ederken, 2,6 milyar insan sağlıklı ve yeterli gıdaya erişememektedir. En az 200 milyon insan ise doğrudan insani yardıma muhtaç durumdadır. Bu tablo, küresel refahın adil dağılmadığını değil; aynı zamanda kaynakların önceliklendirilmesinde ciddi bir sorun olduğunu göstermektedir.

Daha da dikkat çekici olan ise şudur: Küresel askeri harcamaların yalnızca %4’ü, yani yaklaşık 93 milyar dolar, dünya genelinde açlığın sona erdirilmesi için yeterli bir kaynak olarak değerlendirilmektedir. Bu gerçek, sorunun bir kaynak yetersizliği değil; açık biçimde bir tercih meselesi olduğunu ortaya koymaktadır.

Savaş, yalnızca mevcut kaynakları........

© 12punto