Serendipity….
İnsan, modern çağda her zamankinden daha fazla “bilgi” sahibi. Hedefler koyuyor, listeler yapıyor, uygulamalarla hayatını ölçüyor. Ne yiyeceğini ne izleyeceğini, hangi yoldan gideceğini önceden söyleyen akıllı sistemlerle yaşıyoruz. Hayat her geçen gün kolaylaşıyor ama buna rağmen çoğu zaman aradığımızı bulamadığımızdan şikâyet ediyoruz.
Oysa hayat bazen bütün planlarımızı boşa çıkararak en büyük hediyelerini sunar. Bu hediye, beklediğimiz şey olmayabilir; ama bulduğumuz şey, çoğu zaman aslında ihtiyacımız olanın ta kendisidir. Bakmayı, anlamayı ve içselleştirmeyi bilene…
Bu büyülü durumları anlatan İngilizcede bir kavram var: Serendipity.
Serendipity, en yalın hâliyle “aranmayan ama değerli bir şeyle tesadüfen karşılaşma” ya da “mutlu tesadüf” olarak çevrilebilir. Ancak bu tanım, kelimenin ruhunu tam olarak karşılamaz. Çünkü serendipity yalnızca bir tesadüf değildir; fark edebilme yeteneğiyle birleşmiş bir şans hâlidir. Herkesin önünden geçen bir imkânı, yalnızca dikkatli ve açık zihinli olanların görebilmesidir. Bir anlamda rastlantıya açık olma hâli… Belki de serendipity, fark edene görünür.
Kelimenin kökeni 18. yüzyıla uzanır. İngiliz yazar Horace Walpole, “Serendip’in Üç Prensi” adlı bir masaldan esinlenerek bu kavramı üretir. Masaldaki prensler, yolculukları sırasında aramadıkları şeyleri zekâları ve sezgileri sayesinde bulurlar. Yani serendipity, kör bir rastlantı değil; rastlantıyı anlamlandırabilme becerisidir.
Algoritmalar hayatımızı bu kadar işgal etmeden önce, gündelik yaşamda serendipity’ye daha sık rastlardık. Hiç planlamadığınız bir anda tanıştığınız bir insanın hayatınızı değiştirmesi,........
