Sövgü üzerine
İnsanlar, sözle yaralamak, incitmek, aşağılamak, belki biraz da kendilerini rahatlatmak için tepki ifadelerine başvururlar. Kimileri edep dairesinde kalır ve nahif kalıplar kullanır, kimileri lanetleme ve beddua ile meseleyi Allah’a havale eder. Edep dairesinin dışına çıkıp kelime hazinesi ve dil yeteneği gelişmemiş olanlar ise, en kutsal, en dokunulmaz değerlere saldıran sövgü ifadeleri kullanır.
Sövgü lisanın karanlık bölgesidir. Sövgü ifadeleri lügatlerde, deyimler sözlüğünde, hatta argo sözlüklerinde bile yer almaz. Çocuklar sövdüklerinde “ağızlarına biber sürülmekle” korkutulsalar bile “gün ışığı görmemiş”, “kapağı açılmamış”, “kavgada bile söylenmeyecek” sözler gizlice nesilden nesile aktarılır.
Bir sövgü ifadesi dilin karanlık bölgesinden çıktığında, normalleştiğinde, artık sövgü olmaktan da çıkar. Sultan Selim Han’a takılan (ya da kendisinin nefsini köreltmek için taktığı) “Yavuz” kelimesi örneğin; başta kötü, çirkin, olumsuz anlamlara gelirken bugün çocuklara konulan isim olmuştur. Nedim, “Tahammül mülkünü yıktın, Hülâgü Han mısın” diye başlayan meşhur gazelinde sevgiliye “Be kâfir!” diye hitap eder. Söven, örten, inkâr eden aynı zamanda “kara” anlamına gelen “kâfir” ifadesi sövgü olmaktan çıkıp gazelde övgüye dönüşür. Anadolu’da biri iyi, güzel bir iş yaptığında hâlâ “Vay gavur!” ifadeleriyle takdir edilir. Çocuklar “yaramaz”, “çirkin”, “afacan” diye sevilir.
Sövgünün, dilin o karanlık bölgesinden çıkarılması, normalleşmesi, alenileşmesi için........
