Tarifi yapılamayan bir huzur duydu...
Yalnız kalbinin “küt, küt” vurmasından başka bir ses duymuyordu Gülşah...
Gülşah, Erkara’nın sık sık önüne çıkmasına içerlediğinden mi, yoksa Doğan Bey’inin hasretinden mi ne, tam ayırt edemediği bir sıkıntıyla için için yanıyordu.
Sırtüstü uzandı. Cılız mum ışığının aydınlattığı beyaz, budaksız çamlardan itinayla yapılmış tavanı seyretti. Elinde olmadan kaç ağaçtan bir tavan yapıldığını hesapladı. Tek tek tahtaları, ustaların yer yer koydukları desenleri saydı. Duvara oyulmuş, taş dolap içindeki, bitmek üzere olan muma baktı. Kendi kendine güldü; “Buna tam mânâsıyla malayani denir. Ne dünyaya faydası var, ne de ahirete. Can sıkıntısı demek işte böyle oluyor!” dedi, hâline acıdı.
Eğer Allah isterse, her işi âsân eder,
Yaratır sebebini, bir anda ihsân eder.
Döndü yüzükoyun yatmaya çalıştı. Yine beceremedi. Bağdaş........
