"Ölümüne mi susadın bre densiz demin bülbüller gibi ötüyordun!"
Tuttu elinden, kaldırdı canına, malına göz dikmiş adamı. Kamasını yerine koydu. Azgın eşkıyanın üstünü başını temizledi.
- Ölümüne mi susadın bre densiz?
- Demin bülbüller gibi ötüyordun. Şimdi dilini mi yuttun? Hadi konuşsana. Maksadın ne?
- Öldür beni! Öldür beni!
Bu sefer de susma sırası Doğan Bey’e gelmişti. Evet dilini yutan tanımadığı, pençeleri altında kıvranan adam değil, kendisi olmuştu.
- Hadi ne duruyorsun? Delikanlıysan, yiğitsen öldür! Öldür!
Can havliyle hırlayarak, sayıklar gibi tekrar edilen sözler, dur durak nedir bilmiyordu. Doğan’ın eli, ayağı birbirine dolaştı. Emîr Sultan hazretlerini düşündü o an.
Sisler arasından bir nur gibi Hocası geldi gözünün önüne. Tebessüm ediyordu her zamanki gibi. “Ne yapmamı uygun görürsünüz efendim?” diye sordu, edeplice. “Affet! Bağışlamak büyük nimettir evlat.” Sevgili Peygamberimizin bir hadis-i şerifini okudu. Üç şeyi yapanın Cennete dilediği kapıdan gireceğini söyledi. Üzerinde kul hakkı olmayanın, her........
