menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Silivri'den: İBB duruşmasında terk edilmişlik, unutulmuşluk hissi

14 0
10.04.2026

Silivri

Ülkenin ve dünyanın gündemi çok yoğun. Bir yeri takip ederken diğer konuları ihmal etmiş pozisyona düşüyor insan. Hakikati okura ulaştırmaya inatla bağlı kalan gazeteciler de bir avuç; herkes bir alana yoğunlaşmış olmasına rağmen birçok atıl, sahipsiz konu da hâlihazırda beklemekte.

Türkiye’nin en önemli konularından biri de şüphesiz ana muhalefet partisi CHP’nin abluka altına alınmış olması ve her gün yeni bir operasyon, yeni bir darbe, yeni bir kayıpla mücadeleye devam ediyor olmaları.

2017 yılında -öncesi de var elbette- adı HDP olan Kürt partisinin başına gelenlerin bir benzeri de şimdi CHP’nin başına gelmekte. Tarihsel gerçeklikler ve her dem Türkiye’nin ‘seçkin sınıfı'nın siyasetçileri olmaları hasebiyle direnme kültürü, devletin karanlık yüzü gibi konulardan muaf ve hatta belki de hep ayrıcalıklı tarafta kalmış koskoca bir yapı olmalarına rağmen, yine de iyi direndiklerini kabul etmek gerekir.

Ancak hem siyaset yapmaya devam edip hem gündemde kalmak, gündem yaratmak, siyaset üretmek hem de içine düşürüldükleri adli girdaplarla mücadele etmek epey zor olsa gerek.

Dünya Orta Doğu konusunda uzmanlaşırken, savaş bizim de başat konularımızdan biri hâline gelmişken mesela CHP o konunun epey uzağında kaldı, belki de aksi bu koşullarda imkânsızdı. Belki de tek şansları olanı korumaktı ve yerlerini koruyabilme noktasına sıkıştırılmışlardı.

Diğer yandan Cumhurbaşkanı adayları Ekrem İmamoğlu ve kendisiyle çalışan onlarca arkadaşı bir aydır Silivri’de her gün duruşmaya çıkıyor; orada da bir başka gündem, gerçeklikler ve siyaset yapma ihtiyacı capcanlı duruyor.

İmamoğlu’nun diploma davasının ilk duruşmasına katıldıktan sonra bir daha yolum Silivri’ye düşememişti. İlk bulduğum fırsatta, yani çarşamba günü, İBB duruşmasını izlemek üzere Silivri’deydim.

Öncelikle söylemek isterim ki, CHP gibi bir ana muhalefet partisinin Cumhurbaşkanı adayı olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın yargılandığı davaya göre katılımcı sayısı çok düşük; resmî araçlar ve güvenlik güçlerinin yarattığı hengâmeyi saymazsa, ortam çok tenhaydı. Gazeteciler, izleyiciler ve avukatlar için ayrılan sıraların yarısından çoğu boştu.

Bunların da elbette nedenleri var.

Öncelikle yaratılan “kimseyi almıyorlar” algısı, Silivri’nin uzaklığı ve hem lojistik hem de ekonomik bir zorluk yaratması (gerçi belediyeler araç kaldırıyor), bağımsız gazetecilerin kendi ceplerinden bir Silivri bütçesi yaratmasının zorluğu… Tutuklu sanıkların aileleri açısından yaşadıkları şehirler ve konumlar dolayısıyla her gün orada olmalarının zorlaştırılması...

Evet, bunlar birer sebep ama oranın, o salonun ve çevresinin kalabalık olması, hatta mümkünse her gün kesintisiz çok dolu ve enerjik olması, mücadelenin gücünü hissetmek ve daha da önemlisi siyaset psikolojisi adına önemli.

Bir avuç insanın değil, gerekiyorsa kapılardan taşan ve duruşma salonlarının yer aldığı bina yönetimini her gün zorlayan bir kalabalık sağlamak da siyasete dâhil olmalı.

Önemsenmeli ve sağlanmalı.

Tutuklu yakınlarının her gün o salona taşınması da hakeza, nedensizce aylardır cezaevinde yatmakta olan o insanların direngenliğinin sürmesi açısından önemli olmalı.

“Bunca dertle uğraşırken parti bunlarla nasıl uğraşacak” diye sorabilirsiniz; normaldir de bu soru. Ama esas meselelerinden biri, tüm yaşananların hem sonucu hem de sebebi olan bu duruşmalara her hafta bir yapının katılımını sağlayarak  kalabalık, ses veren ve hareketli bir hâlde hazır olmak diye düşünüyorum.

Her hafta bir milletvekili, bir grup başkanvekili tayin etmekle bunu sağlamak mümkün görünmüyor.

Ve duruşmayı izleyende de “bu insanlar burada yapayalnız kalmışlar” duygusu yaratıyor. Ki bu ne parti için ne muhalefet için ne de biz mücadeleye devam edenler için umut vadeden bir tablo.

"Koskoca Ekrem İmamoğlu’nun aldığı destek buysa bize neler olur" diye düşünüyor insan ister istemez. Ki bu da birçok yılgınlığın, vazgeçişin ve mücadeleyi bırakmanın başat duygusudur bana göre.

Duruşma salonunun kalabalık olduğu günler de varmış; görece daha tanınan, bilinen isimlere ifade sırası geldiği günler veya Özgür Özel, Özgür Çelik gibi popüler isimlerin izleyici olarak katıldığı günler çok daha yoğun bir ilginin olduğunu ve bilinen gazetecilerin duruşma izlemeye geldiğini anlatıyorlar. Çarşamba günü hiçbiri yoktu; -ihtimal zorunlu bir gerekçesi olan- Dilek İmamoğlu da yoktu…

Turkuaz kartı olmayan gazetecileri salona almıyor, basın odasında bir ekrandan duruşma seyrettiriyorlar; bunun bile kabullenilmiş olması tat kaçırıcı.

O insanlara bu yargılamalarla özgürlük gelmeyecek, bunu bilirken; siyasi bir mücadele içinde olunduğu ayan beyan ortadayken adliye / cezaevi yönetiminin dayattığı normal dışı uygulamaları kabul etmeyi, direnmekten vazgeçmeyi, uzlaşmayı da yersiz bulanlardanım.

Salona girdim; sanıyorum bir karışıklık oldu ve beni basın odasına değil, avukatlar için ayrılmış ama bomboş olan koca bir alana aldılar. Gazeteciyim sonuçta, bir yanlışlık olduğunu anladım elbette ama ses etmedim. Bu durumdan istifade ederek hem yargılananları hem izleyicileri hem de kolluk güçlerini gözlemleme fırsatı yakaladım. Ancak bir süre sonra yanıma gelen bir jandarma, meslektaşlarımın “haksızlık bu, diyerek şikâyette bulunduklarını" söyleyerek beni dışarıya almasıyla bu fırsatım sonlandı.

Eskiden gazeteciler bu tarz fırsatları yakalayan meslektaşlarını jandarmaya şikâyet de etmezdi. Sonuçta yazı, haber, bilgi kutsaldır. Buna kim bir şekilde dâhil olduysa -jandarma görevlisinin gerekçesi doğruysa- ses edilmez, ihbar hiç edilmezdi! Her şey gibi gazetecilik de çok değişti!

Şikâyet edilmeden önce gözlemlediklerimi yazmak isterim; zira sonrası bir odada bir televizyon ekranından sadece söz alan kişiyi izleyerek geçen bir süreç oldu. Orada konuşulanlar da zaten haberleşiyor ve hepimiz okuyoruz; bir tekrara daha gerek yok bence.

Balyoz, Odatv, Ergenekon ve KCK duruşmalarını aynı yerleşkede izlemiş biri olarak, İBB davasının bu duruşmasını ‘terk edilmişlik’ hissinin bende yarattığı hâkimiyetle izledim.

İmamoğlu salona girip çıkarken “Cumhurbaşkanı İmamoğlu” sloganlarıyla karşılandı ve yolcu edildi, evet; ama bir avuç belediye çalışanı ve aile tarafından!

Murat Emir ve Bedri Baykam izleyiciler arasındaydı.

Murat Ongun’un eşi Gözdem Ongun ve Ruşen Çakır tutuksuz sanık sıralarındaydı.

Tutuklu sanıkların çoğu gencecik insanlardan oluşuyor; gencecik insanlar yakınları, ana-babaları tarafından gözyaşlarıyla karşılanıyor salona her giriş ve çıkışlarında.

Alınan her sözde, yapılan her avukat savunmasında bu dosya bir kere daha çöküyor. Kimsenin tanımadığı bir kişi üzerine kurulmuş "örgüt yapılanması"  iddiası, mantığa aykırı dijital dokümanlar, baz istasyonlarından belirlenmiş, hayatın olağan akışına ters ithamlarla dolu dosyada, çoğu beyaz yaka mağdurların ve ailelerinin yaşadığı mağduriyetleri bir kere daha görülüyordu.

Anası, babası, çocuğu, sevdiği ile ayrı düşmüş, cezaevi koşullarının kötülüğünden, cezaevinde yaşamın zorluğundan, cezaevindeki hak ihlallerinden söz eden,  belki de Türkiye’de karşı tarafının devlet olduğu bir dosyayla yargılanmanın ne demek olacağını hiç düşünmemiş, gözaltı sürecinden bugüne yaşadıklarına anlam verememiş, “ben neden buradayım” diye soran; politize bakış ve yaşamdan uzak onlarca insandan söz ediyoruz aslında.

Devletle hayatlarında hiçbir gün böyle bir durum yaşayacağını akıl bile edemeyecek, belediyeyle iş yapan insanlar.

“Duydum”, “gördüm”, “hissettim” ve “düşündüm” minvalindeki soyut iddialarla "örgüt lideri" olmakla itham edilen Ekrem İmamoğlu’na bağlanmış, bu şekilde bir örgüt şeması çıkarılmış iyi eğitimli, kalifiye insanlar aylardır içerdeler.

Daha önce takip ettiğimiz siyasi duruşmalardan çok daha farklı bir sosyo-kültürel sanık profili ama fark etmez; siyasi bir dava, siyasi bir davadır. Bir tur daha tahliyeler gelebilir ama her şey üzerine kurulan Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu ve beraberinde 10-15 kişi, Selahattin Demirtaş örneğinde olduğu gibi, siyaseten adeta birer rehine gibi tutulacaklardır.

Hâl böyleyken o duruşma salonlarını tenhalaştırmak, orayı unutulmuş, sinmiş ve kabullenmiş bırakmak belki mutlak butlanı önler -ki o bile muamma- ama uzun vadede kimseye kazandırmaz.

Uzun vadede herkesi herkese unutturur.


© T24