menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Endişeye mahal yok: Din elden gitmiyor!

220 0
28.02.2026

Kendisi hatırlıyor mu, bilmiyorum ama arşiv unutmuyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, başbakan olduğu günlere dönüyoruz; tarih 24 Eylül 2007.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için New York’a giden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, temaslarına başlıyor.

Bu temaslar çerçevesinde ABD’deki Yahudi kuruluşlarının temsilcileriyle de bir toplantı yapıyor.

Toplantıda konuklar, Başbakan’a sorular da soruyorlar. Yahudi temsilcilerden biri sorusuna “siz Müslüman ülke liderisiniz” diyerek başlayınca Başbakan Erdoğan müdahale ediyor: “Hayır, laik bir ülkenin lideriyim!”

Bu eski anekdotu hatırlamamın nedeni, “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı bildiriye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği tepki oldu.

Yalnız değildi; Milli Eğitim Bakanı ve “Öfkeli Küçük Ortak” da tepki verdi ama Cumhurbaşkanı dururken onlara gerek yok.

Cumhurbaşkanı’nın konuşmalarını dinlemek yerine okumayı tercih ediyorum, son grup toplantısı konuşmasını gayet rahatlıkla camide de yapabilirmiş gibi geldi bana.

2007 yılının Erdoğan’ı ile 2026 yılının Erdoğan’ı arasındaki temel fark, birincisinin kendisinden emin olması, ikincisinin ise koltuğunu korumak konusunda endişe yaşaması.

Bugün yeni bir “din elden gidiyor, laikçi yobazlar azdı” tartışması icat etmelerinin nedeni budur.

Ramazan ayıyla birlikte rejimin, okullardaki endoktrinasyon faaliyeti boyut değiştirdi.

Türkiye’deki orta eğitim kurumlarında (imam hatipler hariç) Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu ders olarak okutuluyor.

Bunun dışında Kur’an -ı Kerim, Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dini Bilgiler gibi seçimlik dersler de var.

Bazı okullarda “din – ahlak – değerler” grubu seçimlik derslerden en az bir tanesinin seçilmesi de zorunlu olduğu için dini bilgiler verilen derslerden biri “zorunlu seçimlik” kategorisine de girebiliyor.

Yani aslına bakarsanız Ramazan ayının gelmesiyle birlikte okullarda bu ayın dini önemini, toplumsal anlamını vs. çocuklara anlatabilecek imkân neredeyse sınırsız.

Ve kimsenin bu dersler çerçevesinde dini bilgiler verilmesine itiraz ettiğini de duymadık.

Gerçi başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de seçimlik din dersleri, en az tercih edilen derslerden ancak zorunlu ve seçilmesi zorunlu dersleri dikkate alırsanız, bu bilgilerin çocuklara aktarılabilmesi için haftada 4 saate ulaşan bir imkân var.

Bu küçümsenebilecek bir ders süresi değil; unutmayalım ki orta okullarda zorunlu yabancı dil dersi 4 saat, liseden itibaren zorunlu yabancı dil dersi 2 saat.

Bu süre bir yabancı dil öğretmeye yetiyorsa, dini bilgileri öğretmeye haydi haydi yetiyor olmalı.

Milli Eğitim sistemimiz bu süre içinde çocuklara bu dini bilgileri aktaramıyorsa, bu derslerde havanda su mu dövülüyor?

Müfredatta böyle bir imkân varken çocukları camilere götürüp, pedagojik formasyona sahip olmayan imamların eline bırakmak, kusura bakmayın ama “milli eğitim” sayılmaz.

Buna dünyanın her yerinde endoktrinasyon denilir. (Endoktrinasyon, eleştiri ve tartışma kabul etmeyen bir öğretim biçimidir. İnsanlar belli bir dünya görüşü çerçevesinde seçimler yapmaya ve belli bir ideolojik amacı benimsemeye zorlanır.)

“Çocukların evlerindeki iftar sofralarının fotoğrafını çekip paylaşmaları” şeklindeki etkinlik ise bizim memleketin Türk – Müslüman geleneğinin hiç kabul etmeyeceği bir şeydir.

Her evin kendine göre bir bütçesi ve hali var; çocukları bunu ifşa etmeye zorlamak, özel hayatın dokunulmazlığına müdahaledir.

Belki o evde oruç tutulmuyor, belki o ev ahalisi bütçe sıkıntıları nedeniyle iftarı belediyelerin çadırında yapılıyor, belki sadece kuru ekmek ve çorbadan ibaret bir iftar sofrası var.

İnsanlar bunun bilinmesini istememe hakkına sahiptir.

Bu ülkede yaşayan insanlar, bir din anlayışını kabul etmek için de zorlanamazlar.

İslam’ın belli bir yorumunun, dinin ta kendisi gibi dayatılması uygulamaları Afganistan, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerde var.

Herkesin inancı kendine göre kutsaldır, dokunulamaz, aksi iddia edilemez.

İnanç özgürlüğü, hiçbir şeye inanmama özgürlüğünü de içerir, insanları “çoğunluk buna inanıyor” diyerek belli bir inanca sahip olmaya zorlayamazsınız.

Çocuklarının nasıl bir dini eğitimden geçmesi gerektiğine karar verecek olanlar velileridir, devlet buna karar veremez.

Öte yandan bize gösterilmek istendiği kadarıyla çocukluklarında “laikçi düzenin baskısı altında eğitilmiş” bugünün iktidar kadrolarının dini inançları bu işten pek zarar görmemiş.

Onun için merak etmesinler, vatandaşlar ne yapacaklarına kendileri karar verince din elden gitmiyor!

Erdoğan’ın seçim kaygısı taşımadığı yıllarda söylediği “laik bir ülkenin lideriyim” sözlerini tekrar hatırlattım.

Laik bir ülkenin okullarında ders zili, dini olduğu iddia edilen bir müzik olmaz.

Bir demokraside, bu uygulamayı eleştiren bir velinin tutuklanması da söz konusu olmaz.

Adli Yıl açılışlarında bile Diyanet İşleri Başkanı’nın Yargıtay Başkanı’nın önüne geçip Kur’an okuduğu bir ülkede, insanların laiklik konusunda endişe sahibi olmalarına şaşırmamak gerekir.

İktidara önerim bu işlerle uğraşmak yerine asıl görevlerine yoğunlaşmalarıdır.

Aç midelerin gurultusunun yarattığı gürültüyü, bu tartışmada çıkaracağınız seslerle bastıramazsınız.


© T24