Her Şeyi Netleştirmek Zorunda Değiliz
Fotoğrafa başladığım yıllarda flu olan her şeyi hata sanırdım.
Fotoğrafın doğru yerinde, doğru ışığında, doğru mesafesinde durursam her şeyin net olması gerektiğine inanırdım. Çünkü bize fotoğrafı öğretirken önce netliği öğrettiler. Gözün nereye bakacağını belirlemeyi, konuyu diğerlerinden ayırmayı, doğru noktaya odaklanmayı…
Binlerce fotoğraf çektim, binlerce insan tanıdım. Ve garip bir şekilde fotoğrafı öğrendikçe hayata, hayatı öğrendikçe fotoğrafa başka türlü bakmaya başladım.
Anladım ki her şeyin net olması gerekmiyormuş.
Hatta bazı şeyler netleştiğinde güzelliğini kaybediyormuş.
Fotoğrafta alan derinliği diye bir kavram vardır. Bir noktayı seçersiniz; orası nettir. Önündeki ve arkasındaki dünya yavaş yavaş flulaşır.
Fotoğrafçı aslında yalnızca neyi göstereceğine değil, neyi belirsiz bırakacağına da karar verir.
Belki hayatın da bir alan derinliği vardır.
Fakat biz bunu kabul etmekte zorlanıyoruz.
Her şeyin cevabını istiyoruz.
Ben nerede yanlış yaptım?
Bundan sonra ne olacak?
Verdiğim karar doğru mu?
Zihnimizi, cevabı olmayan soruların karşısına oturtup onlardan kesinlik bekliyoruz.
Oysa hayat bize böyle bir söz vermedi.
Belki de insanı asıl yoran, yaşadıkları değil; yaşadıklarının tamamını anlamlandırmaya çalışmasıdır.
Çünkü belirsizliğe tahammülümüz az.
Bir insanın neden değiştiğini bilmek istiyoruz. Bir ilişkinin neden bittiğini anlamak istiyoruz. Bir dostluğun neden eskisi gibi olmadığını çözmeye çalışıyoruz. Bir kapı kapandığında, arkasında mutlaka mantıklı bir sebep arıyoruz.
Bulamayınca da kendimize dönüyoruz.
Belki hayatın her hareketinin bizim........
