Başı bulutlara değen, bacakları çatlaklarla dolu Colossus
İran Savaşı, ilk gününde katledilen kız çocuklarının kırkı çıkana kadar emperyalist dünya sisteminin ne denli kırılgan olduğunu apaçık biçimde gösterdi. Geçtiğimiz asırda iki dünya savaşı çıkartmış, birini dört, diğerini altı yıl sürdürebilmiş emperyalizm, altı haftalık bir savaşın maliyetlerini dahi taşımakta zorlanıyor ve istediğini elde edemediğinde hemen başka şeyler istemeye başlayan üç yaşında bir şımarık çocuk gibi, bir an evvel konuyu kapatmaya çalışıyor.
Şu kadarını kısaca söyleyip geçebiliriz: Konu İran’ın askeri mukavemeti değil. İran’ın ABD’nin askeri üslerini ve siyonist İsrail’i vuran güçlü misillemeleri kuşkusuz savaşın önemli bir unsuru oldu ama emperyalist yağmacıları şu ana kadar yenilgiye uğratan İran’ın askeri gücü değil.
Peki o halde mesele ne?
Mesele, belki hiç heyecan verici değil ama, ekonomik. Gelin, inceleyelim.
Marx, temel eseri Kapital’de, kapitalizmin, yani toplumun üretim olanaklarının zengin bir sermayedar azınlığın elinde toplandığı ve bu zengin azınlığın sadece daha fazla sermaye biriktirmek için üretim yaptığı toplumsal sistemin, bu doğasından kaynaklanan ve sistem varlığını sürdürdükçe ortadan kalkması imkânsız çelişkileri olduğunu saptar.
Bu çelişkilerin en önemlilerinden biri, belki de en önemlisi kâr oranlarının düşme eğilimidir.
Eğilim, özetle, şöyle işler: Ekonomik açıdan sadece canlı insan emeği yeni ve daha önce var olmayan bir değer yaratabilir. Kapitalist üretim ilişkisi de bu olgu üzerine kurulur: Sermayedarlar işçileri ücret karşılığı çalıştırır ancak bu ücret hiçbir zaman işçilerin çalıştıkları sürede ürettikleri değer kadar olmaz; zira o zaman sermayedara bir şey kalmaz. İşçilere geçinebilecekleri kadar ücret verilir ve aradaki farka (ki bu farka artı-değer denir) sermayedar tarafından el konur. Emek sömürüsü budur.
Sermayedarlar fiyatları canları istediği gibi yükseltemez; zira hem birbirleriyle rekabet halindedirler, hem de, tamamen tekelleşmiş olsalar dahi fiyatlar müşterinin cebinde olmayan bir para düzeyinde belirlenemez. Bu yüzden her sermayedar için daha fazla kâr etmenin en temel yolu işçiye daha az ücret vermektir.
Ama bu kolay değildir, zira işçiler patronlarının kıymetini bilmeyen nankörler olduğu için, bir de sefalet içinde yaşamamak, geçinebilmek istedikleri için, ücretlerinin düşürülmesine genelde itiraz eder ve maazallah, grev yapabilir, ayaklanabilir, türlü dertler çıkartabilirler.
Bu yüzden sermayedarlar sürekli üretimi daha fazla makineleştirmeye, canlı emeğe olan bağımlılıklarından kurtulmaya çalışırlar. Makineleşme atılımları aynı zamanda, bu atılımı ilk gerçekleştiren sermayedara, rakipleri onu taklit edene kadar bir süreliğine rekabet avantajı sağladığı için de çekicidir.
Ne var ki, makineleri de başka sermayedarlar üretir ve bu sermayedarlar makineleri, onları kullanacak olan sermayedarların hayrına üretmez. Üretim makinelere bağlı hale geldikçe, bir yandan makineleşmenin yarattığı genel maliyet düşüşü nedeniyle malların fiyatı düşer (çünkü rekabet sürmekte ve rakipler birbirleri karşısında fiyat kırmaktadır) ama diğer yandan makine üreten sermayedarlar makinelerin fiyatını makineleri kullanacak sermayedarların kârının bir kısmına el koyacak şekilde belirler.
Ama bundan daha önemlisi, değer zincirlerinin bütününde kullanılan canlı insan emeğinin azalmasıdır. Zaman içerisinde bir somun ekmek, bir kilo pirinç ya da bir metre kumaş üretmek için gereken toplam emek miktarı (ki bu toplama makineleri üretmek için gereken emek de dahildir, aksi takdirde zaten kimse makine tasarlayıp üretmekle uğraşmazdı) azalır. Bu azaldıkça ve buna paralel olarak fiyatlar düştükçe, bir işçinin geçinmesi için gereken mal........
