TESEV’de test edilmiş bir lider: Kemal Kılıçdaroğlu
Geçtiğimiz hafta AKP kayyımı Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin tepesine bir yargı müdahalesiyle yerleştirilmesi ve ardından parti genel merkezine polis operasyonu yapılması, 12 Eylül cuntasının ruhunun aramızda olduğuna işaret ediyordu. Apoletsiz darbe, haliyle, apoletli olanın ruhunu taşıyor.
1980 darbesi Türkiye’yi hızlı bir örgütsüzleştirme sürecine sokmuştu. Cunta iktidardan resmi olarak çekilirken yeni açılan siyasi partilere istediği şekli vermek için elindeki tüm araçları kullandı. Kapatılan partilerin liderleri için siyasi yasak getirildi. Darbecilerin açılmasını istemediği siyasi partilerin kurucuları beğenilmedi ve kuruluşlarına müsaade edilmedi; bu eleme sürecine rağmen kurulabilen siyasi partilerin seçimlerde gösterdikleri adayların üzeri çizildi. 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu ile siyasi partilerin parti liderlerinin küçük dükalıkları olması amaçlandı.
Türkiye’de partili siyaset darbeden sonra uzun süre kendine gelemedi. Tekrar canlanışı 1980’lerin sonunu buldu. Ancak Türkiye emekçilerini siyasi partisizleştirme atağı kesintiye uğramamıştı.
Darbeyi tamamlayan bir diğer örgütsüzleştirme girişimi iki önemli ideolojik tema üzerinde yükseliyordu. Bu girişim, darbecilerden değil ama darbenin örgütlü solu tasfiyesi ile zemin hazırladığı “yeni sol”dan ya da Türkiye’deki adlandırılma biçimiyle “liberal sol”dan geldi. Burada uzun uzadıya yeni sol tanımı yapmayacağım. Konumuz onlar değil.
Ancak bugün geldiğimiz noktayı anlatabilmek için bu solculuğun iki alametifarikasını vurgulamam gerekiyor: Bunlardan biri, sivil toplumculuğun partili siyasetin yerine ikame edilmesi; diğeri ise siyasi iktidarı amaçlayan siyasi program ve faaliyetlerin taşlanmasıydı. Bu yeni sol rüzgar 1980’lerin son yıllarında esmeye başlamışsa da tartışmaları belirlemesi ve bir ideolojik saldırı haline gelmesi 1990’ları buldu. 1990’larda hem ideolojik olarak hem de “örgütsel” olarak yeni sol ile “yeni liberalizm” arasındaki zaten geçişken olan sınırlar tamamen sise bulandı.
Bu iki ideolojik saldırıyı bir arada okuyarak bugün CHP’nin başına gelenleri ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun kayyımlığa uzanan siyasal hayatını yorumlamak mümkün. Önce iktidar sorunundan başlayalım.
AKP iktidarı, siyasi partilere saldırırken aslında neye saldırıyor?
AKP bugünün Türkiye’sinde halk egemenliğini ortadan kaldırmaya çalıştığı için siyasi parti olmanın özüne doğrudan bir saldırıda bulunuyor.
19. yüzyılda partili siyasetin yükselişi kitlelerin siyasete yön vermeye başlamasıyla ve devlet iktidarını farklı siyasi programlar ekseninde dönüştürmeyi amaçlayan örgütlü siyasetin ortaya çıkışıyla başladı. O yüzden hem sistemin egemen sınıfları hem de egemen sınıflarla mücadele edenler açısından siyasal örgütlerin ve onların etrafında örülen siyasi parti formunun ortaya çıkması önemli bir tarihsel aşamaydı. Osmanlı-Türkiye tarihinde de halk egemenliği ile siyasi partiler birlikte yükseldi.
Halk egemenliğine saldırı, iktidar alternatifi olan siyasi partilerin ezilerek iktidar mücadelesinden düşürülmesini gerektiriyor.
Yeniden ifade etmek gerekirse; CHP’nin 38. Kurultayı’nın sonuçlarını sıfırlamaya yönelik mutlak butlan kararı alınması ve ardından kayyım atanmasının nedeni, CHP’nin iktidara gelme olasılığıydı. CHP’nin uzun yıllar yüzde 25 bandından memnun bir partiyken son yıllarda yeni bir rotaya girmesinin, daha doğrusu itilmesinin, nedenlerini burada tartışmayacağım. Sadece bunun lider değişimiyle açıklanmasının çok sığ bir yaklaşım olduğunu vurgulamakla yetineceğim.
AKP’den devam edelim: Şimdilik parti kapatmayan AKP iktidarı, çok partili siyaseti iktidara aday olmayan partilerden müteşekkil bir siyasi curcuna olarak yönetmek istiyor.........
