İkinci Enternasyonal’e yeniden bakmak (3) | Çöküşün sebepleri: Yeni bir yaklaşım
Fotoğraf: Philipp Scheidemann Reichstag’da cumhuriyetin kurulduğunu halka duyuruyor, 9 Kasım 1918
İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (1): KURULUŞU VE İŞÇİ SINIFINA KATKILARI
İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (2): YOZLAŞMA VE ÇÖKÜŞÜN AYAK SESLERİ
Çöküşün sebepleri: Mevcut açıklamaların analizi
İkinci Enternasyonal’in yozlaşma ve çöküşüne ilişkin daha sonra ona alternatif olarak doğan komünist geleneğimizde çeşitli yorumlar yapılmış ve aynı yozlaşmayı yaşamamak için temel alınması gereken prensipler bu analizlere dayandırılmıştır. Öncelikle bu “açıklamaların” son derece tepkisel ve o anın kargaşası ve altüst oluşu içinde yapıldığını ve bu yüzden de bir süreç olarak İkinci Enternasyonal’i tarihsel bütünlüğü içinde değerlendirme şansının çok düşük olduğunu belirtelim. Özellikle son dakikaya kadar başta SPD olmak üzere İkinci Enternasyonal partilerine büyük bir güven söz konusudur. Bir Bolşevik olan Kollontay’ın yaşadığı ani hayal kırıklığı önceki yazıda aktarılmıştır. Lenin için de durum farklı değildir. Kendisine SPD’nin savaş kredilerini onayladığı söylendiğinde buna inanmamış, parti gazetesi Vorwaerts delil olarak gösterildiğinde “bu nüshanın burjuvazi tarafından basılmış sahte bir nüsha olduğunu” iddia etmiştir! [1] Aslında 1914’e doğru sürecin pek de sağlam gitmediğine ilişkin yegâne önsezi, hatta yorum sadece Rosa Luxemburg’da vardır. Daha sonra Komintern’i kuracak olan Bolşevik kadroda hiçbir ön tepki ve uyanıklık olmadığı için hayal kırıklığı da o kadar büyük olmuş, o sarsıntı ile yapılan yorumlar da (tıpkı SSCB’nin çöktüğü günlerde yapılan “ihanet” yorumları gibi) büyük ölçüde eksik kalmıştır.
Bu yorumlardaki üç ana öğeyi ele alalım:
İkinci Enternasyonal gevşek bir enternasyonaldi. Merkezi karar alınmasına rağmen ulusal partiler buna riayet etmedi; bunu zorlayan bir işleyiş yoktu. Yeni enternasyonalde merkezi disiplin daha güçlü olmalı, her ulusal parti merkezin kararlarını kesin biçimde uygulamalıdır.[2]
İkinci Enternasyonal partilerini yozlaştıran ana unsur işçi aristokrasisidir. Emperyalizmin kolonilerden kazandığı kârların bir kısmını işçi sınıfına aktarmış, işçi sınıfının içinde yüksek ücret alan dar bir kesim, “işçi aristokrasisi” haline gelerek düzenle bütünleşmiş ve etkin olduğu parti ve örgütleri düzenin kuyruğuna takmıştır.
Bu partiler bütün çalışmalarını ulus-devlet çerçevesinde yapmış, bu işleyiş içerisinde ulusal (burjuva) devletin kurumları ile bütünleşmiştir. Bu durum da onları düzene bağlayan bir diğer unsurdur.
Bu açıklamalarda yegâne anlamlı olan, ancak sebeplerinin derinleştirilmesi gereken üçüncü açıklamadır. Birinci ve ikinci açıklamalar oldukça arızalıdır, yetersizdir, yanlışları içermektedir. Ve bunların temel alınması da yeni enternasyonalin kuruluş temellerini zedelemiş, hem de yanlış hedef göstererek benzer çarpıklıkların yıllar sonra da olsa yeni (komünist) gelenekte de ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İnceleyelim:
“Yüksek merkezi disiplinli enternasyonal”: Zararlı bir yanılsama
“Enternasyonal’de merkezi disiplini yüksek tutarak doğru politikaların her ülkede uygulanmasını garanti etmek” bedeli oldukça ağır bir fantezi olmuştur. Öncelikle tespit yanlıştır: İkinci Enternasyonal’de merkezi olarak alınmış karar, disiplin olmadığı için akim kalmamıştır; tam tersine parti yönetimlerinin bunları uygulama şansı olmamış, bizzat parti üyelerinden oluşan taban yığınlar halinde emperyalist savaşa katıldığı için bu partiler de fiilen sürüklenmiştir. Asıl açıklanması gereken (aynen Hitler’in dediği gibi) o ana kadar Marksizm’le, sosyalizmle eğitilmiş olan emekçi tabanın, nasıl olup da burjuvazinin şoven kışkırtmasına direkt olarak kandığıdır. Bu açıklanmadan, işi “merkezi disiplin eksikliğine” bağlamanın hiçbir anlamı yoktur. Öte yandan “yüksek merkezi disiplinli bir enternasyonal” Komintern deneyinde ciddi problemler, hatta facialar yaratmış, merkezde alınan kararlar en hafif deyimiyle yerel ve ulusal farklılıkları yeterince göz önüne almadığı için ulusal partilere anlamsız ve çarpık politikalar empoze edilmiş (“sosyal faşist” tespitiyle sosyal demokratlarla ittifaka set çekilmesi, Çin komünistlerine önerilen ve bozgunla sonuçlanan “ayaklanma” taktikleri, Türk komünistlerine önerilen “CHP içinde çalışma” teklifi vs.) bu çarpık politikaların bedeli ağır olmuştur.
Gerek birinci, gerekse ikinci enternasyonallerin iç örgütlenme ve işleyiş prensipleri doğru ve bugün için de geçerlidir: Değişik ulusal örgütlerin bir araya gelerek ortak kararlar almaları, dayanışmayı örgütlemeleri, teorik ve ideolojik konularda fikri alışverişinde bulunmaları ve burjuvaziyle açık işbirliği dışında kimseyi dışlamamaları. Komintern ise, dünya işçi hareketine büyük değerler ve deneyler katmış olsa dahi, tek bir çizgiyi ve “merkezde” üretilmiş bir kararı tüm ülkelere empoze eden işleyişiyle geçerli bir model değildir, olamamıştır.
“İşçi aristokrasisi” efsanesi
Burada “yüksek ücret aldığı için düzenle bütünleşen ve devrimci yönünü yitiren işçiler” oldukça eski, bir o kadar da yüzeysel ve popülist bir anlayışın yansımasıdır. Bu anlayışın ilk başlarda, “yadırgama” seviyesinde tezahürünü 1902’de Berlin’de olan bir Bolşevik kadronun, Ossip Piatnizki’nin anılarında rastlıyoruz.:
İlk kez bir toplantıya (SPD toplantısı – SD) gittiğimde, bira fıçılarının başında iyi giysiler içindeki beyleri gördüğümde burjuvalar toplantısına geldiğimi sandım, çünkü Rusya’da hiç böyle işçilerle karşılaşmamıştım. Ama bu bir parti toplantısıydı. [3]
İlk kez bir toplantıya (SPD toplantısı – SD) gittiğimde, bira fıçılarının başında iyi giysiler içindeki beyleri gördüğümde burjuvalar toplantısına geldiğimi sandım, çünkü Rusya’da hiç böyle işçilerle karşılaşmamıştım. Ama bu bir parti toplantısıydı. [3]
Diğer bir somut örneği büyük yazar Gorki “Lenin’den Anılar” adlı kitabında vermektedir. Almanya’ya giderek parti liderleriyle görüşen Gorki, misafir olarak gittiği Bebel’in evinde şunları gözlemiştir:
Gorki Bebel’in evine gitmiş, orada bir sürü kanepe yastığı, koltuk ve iskemleleri temiz tutmaya yarayan örtüler, perdelikler, kanarya kafesleri ve pek çok Alman küçük burjuva atmosferini tamamlayan eşya ile karşılaşmış, bunlara çok sinirlenmiş ve Bebel’e karşı soğukça davranmıştı.[4]
Gorki Bebel’in evine gitmiş, orada bir sürü kanepe yastığı, koltuk ve iskemleleri temiz tutmaya yarayan örtüler, perdelikler, kanarya kafesleri ve pek çok Alman küçük burjuva atmosferini tamamlayan eşya ile karşılaşmış, bunlara çok sinirlenmiş ve Bebel’e karşı soğukça davranmıştı.[4]
Gorki, severek okuduğumuz “Çocukluğum” ve “Ekmeğimi Kazanırken”de başarıyla yansıttığı ve Rusya’da içinde büyüdüğü kara sefaleti burada görmemekte, gördüğü nispeten olumlu yaşam koşullarını bir anlamda yadırgamakta ve sınıf gerçeğine “yabancı” görmektedir. Bu hem olgular seviyesinde hem de yorum seviyesinde yanlış bir yaklaşımdır. Bebel’e ancak siyasi yaklaşımlarından ötürü soğuk davranmak makul olabilir; yoksa evindeki (her işçinin evinde bulunabilecek, hatta bulunan) yastık ve kanarya kafesleri yüzünden değil!
Birincisi “temiz giyimli” hatta “beyefendi gibi giyinmiş” işçiler ve “temiz, tertipli işçi evleri” sadece Almanya’nın değil, tüm Avrupa’nın belki kısmi, ama büyüyen gerçeğidir ve bu ülkelerin işçi sınıfları bunu bileklerinin hakkıyla, yıllar boyu süren sert sendikal savaşlarla kazanmıştır. İkincisi, “iyi ücret aldığı için siyasi ve sendikal mücadeleciliğini yitiren işçi” kavramının ne denli gerçeklerden uzak olduğunu, sendikal mücadeleye aşina herkes anlar. 1965-80 arası Türkiye’de en yüksek maaş alan işçiler DİSK’e bağlı Maden-İş’te örgütlenen metalürji sektörü işçileriydi.[5] Buna rağmen aynı işçiler hem devrimci sendikal hareketin en dinamik ve öncü gücü olmakla kalmadılar, aynı zamanda Türkiye Komünist Partisi’nin ve Türkiye İşçi Partisi’nin en yoğun örgütlendiği ve kadrolarını devşirdiği bir kesim oldular.
Bu yaklaşım olgular seviyesinde de iflas etmektedir. “Alman işçileri Rus işçilerinden çok daha fazla para kazandıkları için oportünist oldular” tespitini Rosa “Rus devrimini dilenciler yapmadı” şiarıyla reddetti ve yaptığı çalışmayla her iki ülkenin işçi sınıfları arasında gelir seviyesi açısından bırakalım uçurumu, hiçbir ciddi fark dahi olmadığını ispatladı. Şunları söyledi Rosa:
Çarlık İmparatorluğu’ndaki proletaryanın devrimden önce tümüyle dilencinin yaşam düzeyinde olduğu tasarımında da büyük bir abartı yatmaktadır. Tam da şimdi ekonomik mücadele ile politik mücadele veren büyük sanayi, büyük kent işçilerinin en çalışkan ve azimli katmanının maddi yaşam düzeyi, Alman proletaryasının ilgili katmanından hiç de aşağıda değildir, evet ve hatta Rusya’da bazı mesleklerde orda burada Almanya’dan daha yüksek ücretlere rastlanabilir. Çalışma saatleriyle ilgili olarak da, buradaki ve oradaki büyük sanayi işletmeleri arasındaki fark o denli önemli değildir. Böylece Rus işçilerinin sözde Sparta devlet köleleriyle eş değerde bir maddi ve kültürel yaşam düzeyi olduğunu ileri süren tasarımlar oldukça uydurmadır…. Dilencilerle, böylesi politik olgunluğu ve düşünce netliği olan bir devrim yapılamaz.[6]
Çarlık İmparatorluğu’ndaki proletaryanın devrimden önce tümüyle dilencinin yaşam düzeyinde olduğu tasarımında da büyük bir abartı yatmaktadır. Tam da şimdi ekonomik mücadele ile politik mücadele veren büyük sanayi, büyük kent işçilerinin en çalışkan ve azimli katmanının maddi yaşam düzeyi, Alman proletaryasının ilgili katmanından hiç de aşağıda değildir, evet ve hatta Rusya’da bazı mesleklerde orda burada Almanya’dan daha yüksek ücretlere rastlanabilir. Çalışma saatleriyle ilgili olarak da, buradaki ve oradaki büyük sanayi işletmeleri arasındaki fark o denli önemli değildir. Böylece Rus işçilerinin sözde Sparta devlet köleleriyle eş değerde bir maddi ve kültürel yaşam düzeyi olduğunu ileri süren tasarımlar oldukça uydurmadır…. Dilencilerle, böylesi politik olgunluğu ve düşünce netliği olan bir devrim yapılamaz.[6]
Dolayısıyla “yüksek ücretli işçiler sosyal demokrasiyi, düşük ücretli işçiler komünizmi seçti” şeklindeki kaba ve yüzeysel tespit sadece 1914 öncesinde değil, savaş sonrası dönemde de hiçbir geçerlilik taşımadı: Savaş sonrası Almanya’yı vuran ekonomik kriz ve enflasyon sadece komünist işçileri değil, işçi hareketinde hâlâ çoğunluğu oluşturan milyonlarca sosyal demokrat işçiye de aynı sefaleti getirdi; ancak sosyal demokrat hareket gücünü korudu. Reformizmin ve oportünizmin işçi sınıfı içindeki etkisini “ücretler” dışında, politik pratikler ve bunların ideolojik yansımalarında aramak gerektiği açıktır.
Son olarak işçi aristokrasisi efsanesine son vermek için madalyonun öbür yüzüne, yüksek ücret alan işçilerin sosyalist hareket için (önyargıların tam tersine) aslında ne denli önemli ve yararlı olduğu gerçeğine dikkat çekelim. Birinci Enternasyonal’de Marx, “işçi aristokrasisi” adını verdiği bu yüksek ücret alan işçileri özellikle önemsemiş ve asla kaybedilmemeleri gerektiğine dikkat çekmiştir!
Marx işçi sınıfı aristokrasisinin zayıf yönünü en az Bakunin kadar kavramıştı; ancak onun anlayamadığı bir şeyi de kavramıştı: Belli bir noktaya kadar işçi sınıfı aristokrasisisin gelişmesinin işçi sınıfı hareketinin genel ilerleyişinin önünü açtığını, bu ayrıcalıklı işçilerin harekette âtıl olanları uyandırıp onları ileriye çekerek inisiyatif aldıklarını gördü. Gerçekten de bazı durumlarda bu kesim kenarda kalabilir; hatta bazen fren rolü dahi oynayabilir. Ancak başka durumlarda işçi sınıfının genel çıkarlarına bağlı kalır ve bilgi birikimi, istikrarı ve olgun tecrübesi sayesinde ileri bir rol oynayabilir. İşçi partilerinde ve sendikalarda yönetici rol, sınıfın özgürlük mücadelesinde (maddi ayrıcalıklı pozisyonlarına rağmen) öncü bir rol oynayan eğitimli ve yüksek becerili işçiler tarafında üstlenildi…Nispeten müreffeh bir pozisyonda olan bu kesimin tümüyle harekete yabancılaştırılması, işçi kitlesinin izolasyonuna sebep olur, zira bu işçi kitlesi sınıfın entelijansiyasını oluşturan bu kesimin iş birliğinden mahrum kalırdı.[7]
Marx işçi sınıfı aristokrasisinin zayıf yönünü en az Bakunin kadar kavramıştı; ancak onun anlayamadığı bir şeyi de kavramıştı: Belli bir noktaya kadar işçi sınıfı aristokrasisisin gelişmesinin işçi sınıfı hareketinin genel ilerleyişinin önünü açtığını, bu ayrıcalıklı işçilerin harekette âtıl olanları uyandırıp onları ileriye çekerek inisiyatif aldıklarını gördü. Gerçekten de bazı durumlarda bu kesim kenarda kalabilir; hatta bazen fren rolü dahi oynayabilir. Ancak başka durumlarda işçi sınıfının genel çıkarlarına bağlı kalır ve bilgi birikimi, istikrarı ve olgun tecrübesi sayesinde ileri bir rol oynayabilir. İşçi partilerinde ve sendikalarda yönetici rol, sınıfın özgürlük mücadelesinde (maddi ayrıcalıklı pozisyonlarına rağmen) öncü bir rol oynayan eğitimli ve yüksek becerili işçiler tarafında üstlenildi…Nispeten müreffeh bir pozisyonda olan bu kesimin tümüyle harekete yabancılaştırılması, işçi kitlesinin izolasyonuna sebep olur, zira bu işçi kitlesi sınıfın entelijansiyasını oluşturan bu kesimin iş birliğinden mahrum kalırdı.[7]
Bu olumlu yaklaşımın ardındaki sebep de açıktır: Büyük kısmı cehalet içinde bırakılan işçi sınıfının kitlesi içinde, hem gazete ve kitap alacak paraya, hem de bunları anlayacak kültür seviyesine sahip olan yegâne kesim bunlardır. O yıllarda (ve hâlâ!) siyasi sloganları, bunların arkasındaki fikirleri ve teorik temelleri en rahat anlayan ve en hızlı şekilde siyasileşen unsurlar da bu kesimden çıkmaktadır. Bu da bu kesimi salt bir “kötülük kaynağı” değil, taşıdığı risklere rağmen sosyalist işçi hareketinde bir olanak olarak görmemizi gerekli kılmaktadır.
Bu “gerçek olmayan sebepleri” analiz ettikten sonra yozlaşmayı yaratan unsurları İkinci Enternasyonal’in tarihsel gelişim süreci içinde izlerini bulmaya ve teşhis etmeye çalışalım:
Birinci Enternasyonal’den devralınan miras: Anarşistlerle kan davasının olumsuz etkisi
Birinci Enternasyonal ile ilgili yazımızda bu örgütün son dönemlerinde Bakunin’in (çok da meşru olmayan) tasfiyesi sonucu Marksistler ve diğer sosyalistlerle anarşistler arasında ciddi ve sert bir çatışmanın başladığını, bu örgütün Marx ve arkadaşlarının tasarrufuyla kapatılmasından sonra anarşistlerin dört uluslararası kongre topladığına değinmiştik (Cenevre, Brüksel, Bern, Londra). Bugün anarşizmin nispeten gözden düşmüş bir teori ve siyaset olmasından hareketle bu tartışmayı yeniden hatırlamak gereksiz görülebilir; ancak bu doğru değildir. Zira bu tartışmanın o zamanki argümanlarını incelemek, o dönemde anarşizme muarız olarak gelişen sosyalist (sonra da Marksist) akımın temel kodlarını ve bu kodlarda ilerdeki yozlaşmanın tohumlarından bazılarını görmemizi sağlayacaktır.
Anarşistlerin devleti geçici bir ihtiyaç olarak dahi reddettikleri, direkt ve hemen devleti ortadan kaldırmayı düşündükleri için de gerçekçi olmayan romantikler olduğu düşünülebilir ve bu çok yanlış değildir. Ancak buna karşılık anarşistlerin, o zamanlar (ve hâlâ!) kapitalist zulmün enstrümanı olan devleti şiddet yoluyla yıkmayı savunduklarını hatırlamak gerekir. Önceleri bu “şiddet” bireysel çıkışlarla organize edilse de işçi hareketinde belli bir kitle tabanı elde eden anarşist akımın (İspanya İtalya, ABD, Hollanda…) bu şiddeti kitlesel işçi hareketinin bir yöntemi olarak algıladıkları, yığınsal bir şiddet hareketi (isyan(?), ayaklanma(?)) ile burjuva devleti yıkmayı temel kimlik öğeleri haline getirdikleri bilinmektedir.
Bu “ani ve sürekli isyan” yaklaşımına karşı çıkan sosyalistler ise (ki Marksizm bu akımın belirleyici teorisi haline gelecektir) kitlelerin hazırlanmasını, örgütlenmesini, bilinçlendirilmesini, günlük mücadeleler içinde siyasi iradelerinin geliştirilmesini, bu çerçevede kısa vadeli siyasi ve ekonomik mücadelelerin, burjuva düzen içinde hak aramanın, burjuva yasallığı içinde dahi olsa siyasi mücadelenin, günlük siyasete bu amaçla katılmanın hayati önemini vurguladılar ve anarşistlere karşı alınan bu tavır, sosyalist hareketin kimliğini şekillendirdi. Sosyalist akımın bu vurguları doğrudur ve bugün de sosyalistlerce savunulmaktadır. Ancak bu radikal anarşist tavırla zıtlaşma sürecinde sosyalist akımda gelişen “siyaset” anlayışını burada ortaya koymak oldukça önemlidir.
Anarşistler yıllar önce (özellikle sağ bir zeminde Proudhon, sonra da sol bir zeminde Bakunin üzerinden) “siyaset yapmak, siyasi mücadeleye katılmak” fikrine işçi sınıfını burjuvazinin zeminine kilitleyeceği gerekçesiyle reddettiler, Proudhon işçi sınıfını kendi ideal (apolitik) ekonomik reformlar şemasına yöneltirken Bakunin de isyan, yıkım ve ayaklanma politikasını tek alternatif olarak öne çıkardı. Sosyalistler haklı olarak işçi sınıfının mücadelesini kolaylaştırmak amacıyla yeni siyasi özgürlükler ve biraz daha insanca bir yaşamı mümkün kılacak ekonomik iyileştirmeler elde etmenin önemini savundular. Ancak bu ikilem İkinci Enternasyonal’de farklı ve giderek çarpık bir yönelimin önünü açtı. Anarşistlerin ilk birkaç kongredeki müdahale ve tartışılmalarından rahatsız olan sosyalistler, sonuçta İkinci Enternasyonal’i anarşistlere kapalı kılmak için önce 1893 Zürich Kongresi’nde Bebel, Kautsky, V. Adler ve W. Liebknecht’in de imzalarıyla şu kararı aldılar:
Siyasal eylemi ve işçilerin örgütlenmesini kabul eden tüm sosyalist partiler ve sendikalar kongreye kabul edilecektir. “Siyasal eylem”den anlaşılan işçi sınıfı örgütlerinin işçi sınıfının çıkarlarını geliştirmek ve siyasal iktidarı fethetmek için yasama mekanizmasını ve siyasi hakları mümkün olduğu kadar kullanmak ya da elde etmektir.[8]
Siyasal eylemi ve işçilerin örgütlenmesini kabul eden tüm sosyalist partiler ve sendikalar kongreye kabul edilecektir. “Siyasal eylem”den anlaşılan işçi sınıfı örgütlerinin işçi sınıfının çıkarlarını geliştirmek ve siyasal iktidarı fethetmek için yasama mekanizmasını ve siyasi hakları mümkün olduğu kadar kullanmak ya da elde etmektir.[8]
1896 Londra Kongresi’nde kurumsal bir karar almaya yöneldiler ve onları dışlamak için şu formülü tanımladılar:
Bir sonraki kongreye sadece şu örgütler katılabilir: Kapitalist mülkiyet ve üretim yerine sosyalist mülkiyet ve üretimi koymak isteyen ve yasama ve parlamenter çalışmayı bu amaca ulaşmak için gerekli araçlardan biri olarak gören örgütlerin temsilcileri, Siyasette militan bir yer almasa bile yasama ve parlamenter çalışmanın gerekliliğini kabul eden saf sendikal örgütler; dolayısıyla anarşistler dışarda bırakılmıştır. [9]
Bir sonraki kongreye sadece şu örgütler katılabilir:
Kapitalist mülkiyet ve üretim yerine sosyalist mülkiyet ve üretimi koymak isteyen ve yasama ve parlamenter çalışmayı bu amaca ulaşmak için gerekli araçlardan biri olarak gören örgütlerin temsilcileri,
Siyasette militan bir yer almasa bile yasama ve parlamenter çalışmanın gerekliliğini kabul eden saf sendikal örgütler; dolayısıyla anarşistler dışarda bırakılmıştır. [9]
Marx’ın kadim yoldaşı Wilhelm Liebknecht tarafından kaleme alınan ve anarşistleri dışlamayı amaçlayan bu formülle “siyasi mücadele” ağırlıklı olarak “parlamentolara katılarak yeni haklar elde etmeye” indirgenmiş oldu ve devlet cihazını yıkmak için kitlelerin örgütlü ayaklanması ve isyanı fiilen “sosyalist politika” tanımının dışında kaldı. Sonuçta “isyan, genel ayaklanma” gibi yaklaşımlar tüm İkinci Enternasyonal toplantılarında dudak bükülen, hatta alay edilen ve her konudaki radikal tavır önerilerini gülünçleştirmek için kullanılabilen bir negatif argüman olarak bu örgütün literatüründe yer aldı.
Fizikte bilinen gerçektir: Sabit duran bir cisim kendi içinden bir kütleyi sola doğru fırlatırsa, o cisim otomatikman sağa kayar. İkinci Enternasyonal daha kuruluş aşamasında anarşistleri bu argümanlarla dışlayarak (ve bu argümanlarla dışladığı için) sağa kaydı ve orada konumlanarak yola çıkmış oldu. Bunun, diğer olgularla birleşerek yol açacağı deformasyonu inceleyeceğiz.
“Sosyalist politikanın” bu şekilde tanımlanması kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirmektedir:
İkinci Enternasyonal “devrim”i nasıl algıladı?
Bebel en başlarda, 1891 Brüksel Kongresi’nde şunları söyledi:
Kanımca Sosyal Demokrasinin temel görevi …işçilere günümüz toplumunun doğasını ve karakterini açıklamak, kendi gelişme kanunları gereği kendi yok oluşunun ölümcül tohumlarını taşıdığını ve bu toplumun en kısa zamanda kaybolması gerektiğini anlatmaktır. İşçiler bu toplumun doğasını anlamalı ki son saat çaldığı zaman yeni toplumu kurabilsinler.[10]
Kanımca Sosyal Demokrasinin temel görevi …işçilere günümüz toplumunun doğasını ve karakterini açıklamak, kendi gelişme kanunları gereği kendi yok oluşunun ölümcül tohumlarını taşıdığını ve bu toplumun en kısa zamanda kaybolması gerektiğini anlatmaktır. İşçiler bu toplumun doğasını anlamalı ki son saat çaldığı zaman yeni toplumu kurabilsinler.[10]
Bu “devrim” anlayışında belirleyici olan kavramın “kapitalizmin kaçınılmaz çöküşü” ya da “katastrofik son” tespiti olduğu açıktır. Ancak bir süre sonra yine Marx’a yakın, onunla birlikte çalışmış bir figür ve Alman SPD’de etkili bir kadro olan Eduard Bernstein “Evrimci Sosyalizm” (1899) adıyla basılan eserinde ““kapitalizmin ekonomik katastrof ile çöküşü” kavramının gerçekçi olmadığını, oldukça dinamik bir yapı olarak kapitalizmin kendi sorunlarını gidermek için kendini onaran, tamir eden yöntemler geliştirdiğini, mevcut Alman ekonomisinde bir “katastrofa” gidişin işaretleri olmadığını” ortaya koydu. Dahası, Kautsky ve diğer “ortodoks” Marksistler tarafından ileri sürüldüğü üzere tarımda ve sanayide küçük işletmelerin giderek yok olacağı ve büyük şirketler tarafından yutulacağı kehanetinin gerçek olmadığını rakamlarla ispat etti. Devrimin tamamıyla bir ekonomik katastrofa indekslendiği ve onunla özdeşleştirildiği bir teorik ortamda da, bunun kaçınılmaz sonucu olarak “devrim”den vazgeçmek gerektiğini ve reformlarda derinleşerek evrimci bir yol izlenmesi gerektiği sonucuna vardı.
Bernstein’ın sosyalist geleneğimizde sahip olduğu kötü şöhreti ve onun sağcılığını bir an için bir tarafa bırakarak, bizler için bugün de önem taşıyan bir gerçeğin altını çizmek zorundayız. “Kapitalizmin çöküşü kaçınılmazdır” ya da “kapitalizm çökmeye mahkumdur” şeklinde tüm dünya sosyalistlerine ve emekçilerine umut veren formül uzun süre (belli ölçülerde hâlâ) ekonomik krizler sonucunda kapitalizmin sistem olarak kilitlenmesi ve kendi kendine “sürdürülemez hale gelmesi” olarak algılanmıştır. Bu tamamıyla yanlıştır ve Bernstein’ın çalışmalarında mevcut olan (kısmi!) haklılık budur. Marx’ın “genişletilmiş yeniden üretim” çevriminde öngördüğü yıkıcı kriz, yani “üretim büyük ölçüde artarken emekçilerin yığın olarak alım güçlerinin düşmesi ve satın alınamayan üretim fazlasının pazara yığılması” tarzındaki kriz 1929’da bire bir gerçekleşti; ancak bundan hiçbir siyasal ve sistemsel çöküş çıkmadı. Bu kriz Almanya ve İtalya’da faşizmle, ABD ve İngiltere’de ise Keynesçi devlet destekli uygulamalarla aşıldı. Elbette bir sonraki (ve daha sonraki!) krize kadar. Bernstein’in temel bir tespite yaptığı karşı çıkış o dönem tepki yaratmış, ancak bu tepkiler sağlıklı bir zeminde formüle edilmemiştir. Tepki gösterenlerin başında gelen Rosa Luxemburg, ekonomik çöküş (katastrof) tezine bağlı kalmış, bunun kaçınılmaz olduğunu ileri sürmüştür. 1970’lerde de benzer bir şekilde Troçkist gelenekten değerli Marksist iktisatçı Ernest Mandel de dünya çapında genelleşecek bir global ekonomik çöküş teorisini ortaya atmıştır. Bu düşünürlere olan tüm saygımızla birlikte bunların dayanaksız düşünceler olduğunu belirtmek gerekir. Kapitalizmin ekonomik krizleri kaçınılmazdır, bu krizler sonucu sistem olarak “çöküşü” (ekonomik olarak sürdürülemez hale gelmesi) ise hiçbir şekilde kaçınılmaz değildir; zira kapitalizm ekonomik plandaki krizlerini siyaset ile, ideolojik hegemonya ile desteklenen siyasal manevra ve dönüşümlerle (darbe, savaş, popülist demagojiler, bunların biri veya birkaçı birlikte…) aşabilmekte ve ömrünü uzatabilmektedir. Kapitalizme son verecek olan tek olgu, emekçi kitlelerin bilinçli, birleşik ve örgütlü isyanıdır; bu gerçekleşmediği sürece kapitalizm 1000 yıl daha (bu süre zarfında gezegenimiz yok olmazsa!) varlığını sürdürebilir.
Bernstein doğru, gerçekçi bir tespitten yanlış bir noktaya varan bu tavrı ile Türkiye sosyalist hareketi tarihindeki başka bir kötü şöhretli kadroya, Vedat Nedim Tör’e benzemektedir. Kemalizm’i dışardan baskıyla sola, ilerici bir rotaya çekmeyi hedefleyen TKP lideri Şefik Hüsnü’nün bu gerçekçi olmayan tavrına karşı Tör açıkça “ilerici şiarlarla dışardan Kemalizm’i ileri sevk edemezsiniz, illüzyon yapmayalım” demiştir.[11] Tör Kemalizm’in asla sola pozitif davranmayacağını net olarak (parti lideri Ş. Hüsnü’den daha net biçimde!) görmüş, ancak bu onu daha devrimci ve radikal bir tavra yöneltmek yerine umudunu yitirmesiyle ve “bu iş yürümeyecek” mantığıyla Kemalist saflara geçerek partiye ihanet etmesiyle sonuçlanmıştır. Tıpkı “kapitalizmin katastrofik çöküşü”nün imkansızlığı tespitinin Bernstein’ı devrimden vazgeçmeye yöneltmesi gibi.
Bernstein katastrofik çöküşün yanlışlığından hareketle devrimi reddedip direkt reformları ve evrimci sosyalizmi savununca, o dönem Marksizm’in bir teori olarak saflığını ve doğruluğunu savunma misyonunu üstlenen Kautsky buna bir karşılık verdi. Kautsky Marx’ın asla “katastrofik çöküş” öngörüsüne bağlanmadığını ve devrimin esas olarak siyasal ve sosyal bir olgu olduğunu savundu. Bu doğru bir ilkesel yaklaşımdı. Ancak Kautsky’nin bu münferit çıkışı kesinlikle İkinci Enternasyonal partilerinde yukarıda formüle edilen yaklaşımı (“çöküş kaçınılmaz, biz hazır olalım”) mantığını sarsmadı, değiştirmedi, etkilemedi bile. Öte yandan o zaman siyasi bir eylem ve olgu olarak “devrim nasıl olacak” sorusuna (süreç içinde) verdiği cevaplar bu ilkesel doğrunun içini doldurmaktan giderek uzaklaştı.
Kautsky’nin devrim konusundaki görüşlerinin ayrıntısını ve iç mantığını yazımızın son kısmında, İkinci Enternasyonal’in teorik mirasında Kautsky’yi incelerken vereceğiz. Ancak bu noktada sürecin doğru kavranması için söylememiz gereken özet fikir, Kautsky’nin:
Bir silahlı ayaklanmayı
Radikal yığınsal hareketler olarak genel grev, kitle grevleri vs.
net biçimde dışladığı ve “devrim”e götüren yegâne çalışma biçimi olarak (“yıpratma savaşı” adı altında kutsadığı) yasal yapı içerisinde siyasal gücü genişletmeyi, koşulları iyileştirmeyi, sınıfın ekonomik ve siyasal kazanımlarını artırmayı öngördüğüdür.
Bundan ibaret bir çalışma sosyalist hareketi nereye götürür?
“Koşulları iyileştirme, mevzileri genişletme” çizgisinin sonuçları
Birinci Enternasyonal’in son dönemlerinde anarşistler bu “hak arama ve koşulları iyileştirme”, “mevcut yasalar çerçevesinde siyaset yapma” mücadelesi konusunda o dönemde bir uyarıda bulundular ve “bu tür reformlar mevcut kurulu düzene güç katmaktan ve işçi sınıfını düzenle bütünleştirmekten başka bir işe yaramaz” dediler”[12]. Anarşistlerin bu argümanları sosyalistler tarafından (örneğin yıllar sonra Bernstein tarafından) “hiçbir koşulu iyileştirmeyelim, işçi sınıfı ne kadar sefil ve vahşi bir yaşam sürerse o kadar devrimcileşir, yoksa devrim yapamayız” fikrine indirgendi ve kolayca bir alay konusu haline getirildi. Gerçekten de bu son formüle edilmiş haliyle bu düşünce komiktir ve saçmadır; ama anarşistlerin yaptığı uyarıda bir gerçeklik payı vardır. Nitekim bu reform çalışmalarının sonucunda önce İngiltere’de “… işçi temsilcileri (kısa bir zaman önce “tehlikeli yıkıcılar” olarak görülen unsurlar), bu reformlar çerçevesinde okul yönetim kurullarına, yoksullukla mücadele yasalarının kanuni denetçiliğine, Kraliyet Komisyonlarına ve bakanlık organlarına seçildiler ve buralarda görev aldılar. Burjuva idari aygıtının ‘demirbaşı’ haline gelen bu işçi sınıfı temsilcileri ‘saygın’, ‘onurlu’, ‘sağduyulu’ vatandaşlar haline gelerek kendilerini ‘Mr.’ sıfatıyla konumlandırdılar.”[13]
Netleşen gerçek şudur: Mevcut ulus-devlet bünyesinde elde edilen iyileştirmeleri fiilen kendi temel ve belirleyici eylemi ve varoluş sebebi haline getiren bir parti ve işçi hareketi hızla düzenle bütünleşmiştir; İkinci Enternasyonal’in yozlaşma dinamiklerinin başında da bu gelmektedir.
Burada gözden kaçırılan ve vurgulanması gereken asıl nokta şudur: İşçi sınıfı kendi mücadelesiyle mevcut düzen içinde siyasal, ekonomik ve kültürel iyileştirmeler elde eder; bu iyileşmeler artık kurulu ve tanımlı siyasal düzenin, ulus-devlette somutlaşan siyasal nizamın parçası haline gelir. Artık işçinin gözünde bu siyasal nizam, burjuvazinin egemenliğinde de olsa, her şeyiyle burjuvaziye ait değildir, kendi emeğinin ürünlerini de içermektedir, bu ürünlerin önemi ve ağırlığına orantılı olarak kendine de aittir, kendini de yansıtmaktadır. Bu somut durum, başka bir eylem ve bilinçlilikle tamamlanmazsa işçinin düzene olan nefretini ya da radikal tavrını doğal olarak törpüler ve bir bütün olarak sosyalist hareketi başka bir rotaya sürükler. Bu konuda önce bizim geleneğimizin dışında değerli bir düşünürün, Max Weber’in çok ilginç bir uyarısını aktarmakta yarar vardır. Alman sosyalist hareketini saygıyla izleyen Weber, bir Marksist olmamasına rağmen SPD kadrolarının devlet organlarında görev alması konusunda şu zekice uyarıyı yapmıştı:
Kendi kendimize bu gidişattan en çok kimin korkması gerektiğini sormalıyız: Burjuva toplumu mu, sosyal demokrasi mi? Şahsen ben ikincisi olduğunu düşünüyorum, yani bu partide devrimci ideolojinin taşıyıcısı olan unsurların. Sosyal demokrasinin bürokrasisi içinde şimdiden çatışmalar görünüyor. Şayet bir yandan meslekten politikacı olanların maddi çıkarları ile devrimci ideoloji arasındaki çatışma serbestçe gelişirse, şayet sosyal demokratları şimdilik dışlanmış oldukları kiliselerin yönetimine kabul ederlerse, o zaman parti için ciddi iç problemler çıkar. Görülür ki sosyal demokrasi Devlet ve Kent’i fethetmiyor, aksine Devlet ve Kent sosyal demokrasiyi fethediyor![14]
Kendi kendimize bu gidişattan en çok kimin korkması gerektiğini sormalıyız: Burjuva toplumu mu, sosyal demokrasi mi? Şahsen ben ikincisi olduğunu düşünüyorum, yani bu partide devrimci ideolojinin taşıyıcısı olan unsurların. Sosyal demokrasinin bürokrasisi içinde şimdiden çatışmalar görünüyor. Şayet bir yandan meslekten politikacı olanların maddi çıkarları ile devrimci ideoloji arasındaki çatışma serbestçe gelişirse, şayet sosyal demokratları şimdilik dışlanmış oldukları kiliselerin yönetimine kabul ederlerse, o zaman parti için ciddi iç problemler çıkar. Görülür ki sosyal demokrasi Devlet ve Kent’i fethetmiyor, aksine Devlet ve Kent sosyal demokrasiyi fethediyor![14]
Bu noktada, biraz gayrı ciddi, hatta gülünç bir görüntü verme pahasına yukarda aktarmaya çalıştığımız kafa yapısını popüler bir çizgi romandan, Red Kit’ten çok özel ve durumumuza uygun düşen birkaç kare ile aktarmaya çalışalım. Burada yapmak istediğimiz şey bir analojidir. “Hapishane” kapitalist sistem, gardiyanlar ve Red Kit düzenin baskı aygıtları, Daltonlar ise bu düzene karşı çıkan muhalifler, sosyalist işçiler olarak düşünülebilir.[15]
İşi özetlemek gerekirse:
Daltonlar hapishaneden kaçmak yerine hapishane yaşantısını daha çekilebilir kılmaya karar verirler
Hücrelerini düzenlemek ve güzelleştirmek için ciddi bir çaba sarf ederler. Sonunda eskisiyle ilgisi olmayan pırıl pırıl bir hücreleri olur.
Harcadıkları emek sayesinde ulaştıkları rahat hücreyi o denli benimserler ki onu sahiplenirler ve başka bir hücre fikri onları rahatsız eder!
Türkiye gibi ilericilerin hapishane tecrübelerinin ciltler tutacağı bir ülkede bilinen aşikâr gerçektir: Hapse düşen herkes elbette hapis koşullarını iyileştirmek ister ve iyileştirmek, asgari anlamda insanca yaşayabilmek için mücadele eder, çoğu zaman da bedel öder. Ancak en “rahat” hapishanede bile “hapishane” kabul edilmez; hedef her zaman özgürlüğe kavuşmaktır, bu da ister yasal yolla (yeni dava, temyiz, yeni kanun çıkması, yeni tanık ve deliller) veya yasadışı yolla (tünel, rehine vs. yoluyla kaçma) gerçekleşir. Nazım’ın “mesele teslim olmamakta” diyerek vurguladığı budur, “hücresine âşık olmamak”tır.
Bu kısa resimli öyküdeki kareleri siyasi karşılıkları ile yorumlarsak:
“Sürekli ayaklanma yapıp ordu tarafından ezilmekten, katledilmekten bıktık. Artık koşulları iyileştirmeye ağırlık verelim”
(İkinci Enternasyonal’in anarşistlere ve Blankistlere ayar vermesi): “Yasa dışı kurtuluş yöntemlerini (illegal örgüt, devrimci şiddet, barikatlar) bırakın artık! Siyasi ortamı karıştırıyor, sosyalist siyasete zarar veriyorsunuz!”
Averel’in siyasetteki karşılığı Alman sendikalarıdır: Devletle hiçbir şekilde karşı karşıya gelmeden en “yasal” yolla elde edilecek iyileştirmeler ücret artışlarıdır, bu da onları mutlu eden ve her şeyin üstüne koydukları temel motivasyonlarıdır.
Yıllar boyu iyileştirmek için çaba sarfettikleri düzen artık işçiler için de belli ölçüde değer taşımaktadır ve (özgürleşme bilinci başa konulmadığında) o düzenin yıkılması motivasyonu zayıfladığı gibi belirsizlik oluşturan “başka bir düzen” fikri de tepkiyle karşılanır.
Bu analoji “ulusal savaş” perspektifiyle de derinleştirilebilir. Hapishaneye yıkıcı bir dış güç (örneğin Apaçiler!) saldırdığında iki tavır gündeme gelebilir:
“Apaçi saldırısından yararlanıp kaçalım ve özgürlüğe kavuşalım” (Emperyalist savaşı iç savaşa çevirme: Devrimci tavır)
“Apaçiler gelirse bizi de öldürürler, en iyisi hapishane idaresinden silah isteyelim ve birlikte direnelim. Belki bu konudaki iyi niyetimiz ve desteğimiz sayesinde tehlike geçince hapishane yönetiminden yeni haklar koparırız.” Emperyalist savaşa destek vererek işçi haklarını geliştirme fikri Lasalle’ın 1870 savaşında Bismarck ile yaptığı pazarlıktan beri reformizmin tavrı olmuştur ve 1914’te de nükseden refleks biraz da budur.
Bu “hücresini güzelleştirdikçe ona alışma ve onu sevme” sendromunu daha iyi kavramak için konuya biraz daha somutluk katalım. Yazının başlarında da belirtiğimiz gibi Alman SPD 19. yüzyılın sonunda bir tür “karşı toplum” oluşturmayı başarmıştı. Parti işçiler için satranç kulüpleri, işçi okulları, spor salonları, spor kulüpleri, halk tiyatroları (Volksbühne), işçi koroları, müzik dernekleri, tüketim kooperatifleri (ucuz bakkallar) kurmuştu ve burada amaç iki yönlüydü:
Kara ve vahşi sefaletin asla aydınlık bir bilinç yaratmadığı tespitinden hareketle, işçinin kendi gücünü hissetmesini ve o güçle iyi şeyler yapabileceğini kavramasını sağlamak.
Tiyatro, müzik, spor, kültür gibi yaşam alanlarını sadece burjuvalara ait bir lüks olmaktan çıkarıp işçilerin de insan gibi bunlardan yararlanmasını sağlamak.
Bunlar ilk bakışta sosyalist mücadele açısından oldukça doğru, değerli çabaları ve kazanımları temsil etmektedir. Ancak “siyasal iktidarı yıkarak devrim yapma” hedefi ve vurgusunun olmadığı bir ortamda bu kazanımlar açıkça işçiyi düzenle bütünleştirmenin kanalları haline gelmektedir. Açalım:
Okullar ve kültürel faaliyetler sonucunda sadece burjuvalara ait olan alanlara işçiler de girmektedir. Ancak bu “kültürel faaliyetler” özel olarak sadece sosyalist değerleri aktaran çalışmalar değil, işçiyi genel olarak “bilgi ve kültür sahibi” yapmayı amaçlayan çalışmalardır ve aktarılan “genel kültür” içinde burjuva kültürünün ürünleri ciddi ağırlık taşımaktadır. Bilgiye aç olan işçiler burjuva ideolojisinin öğelerini içeren bu eklektik kültürel sunumu, özellikle de “cahil” damgasından bir an önce kurtulabilmek için neredeyse yutmaktadır. Bu dahil olmanın sonucu işçinin “düzen dışı bir varlık” olmaktan çıkması ve (“burjuvalardan ne eksiğim var?” diye düşünen) “saygın bir yurttaş”, toplumsal yaşamın kabul edilmiş meşru bir öznesi olarak kendini hissetmesidir. Büyük bir ilerici ve değerli bir Fransız romancısı olan Romain Rolland, dev eseri olan “Jean Christophe”ta 19. yüzyıl sonu Avrupası’nın başarılı bir panoramasını çizer ve savaş öncesi işçi hareketlerinin gerçeğini de yansıtır. Burada aktardığı ilginç bir örnek bu tespitimizi somutlaştırmaktadır. Fransa’da o dönem (Almanya’ya benzer şekilde) kurulan bedava işçi okullarına (Les Universités Populaires) giden bir işçiye “Sen halkın bir parçasısın” denildiğinde cevabı sert olur: “Halk sana benzer! Ben saygın bir vatandaşım!” der[16]. Bütün bu kültürel-ekonomik çaba bir yönüyle işçileri “Herr” ya da “Monsieur” yapmak, kendilerini öyle hissettirmek sonucunu verir. Yukarıda İngiltere örneğiyle aktardığımız işçi sınıfı önderlerinin “Mr.” olması sürecinin işçi tabanındaki karşılığı budur. Artık işçi de burjuva gibi toplumsal yaşamın kabul edilmiş bir öznesidir; her fert gibi belli haklardan yararlanır, bu haklar karşılığında ödevlerini de (kanunlara uyma, vergi verme, askere gitme) yerine getirmeyi benimser. Bernstein’in de tam olarak söylediği budur: “Amacımız işçiyi bir proleter konumundan çıkarıp bir yurttaş konumuna getirmektir”[17] ve “İşçi bir yurttaşa dönüştükçe ülkesini savunmaya kayıtsız kalamaz”[18]
Savaş gündeme geldiğinde savaşın dehşeti ve anlamsızlığını kimse reddetmez; ancak savaş bir kere çıktığında “bizim ülke yenilirse ne olur?” sorusu kaçınılmaz olarak akıllara gelir. Bu noktada “güzelleştirmek için emek verdiğimiz hapishaneyi koruma” refleksi öne çıkar. Somutlaştırmak gerekirse: Alman işçisi: Çarlık Rusya’sı ile savaşı kaybedersek, ülkemize gerici-feodal Rusya ve onun düzeni egemen olursa yıllar boyu kazandığımız her şeyi kaybederiz. Rusya’da ne sendika var ne düzgün bir parlamento, ne işçi hakkı ne de bizim yıllar boyu çalışarak elde ettiğimiz kazanımlar. Kendi kazanımlarımızı korumak için Rusya’yı yenmeliyiz. Fransız işçisi: Kayzer’in monarşist Almanya’sının kazanmasına izin veremeyiz. Ülkemiz bir cumhuriyet ve 1789’dan beri bunun için savaştık. Almanya ise Prusyalı aristokratların yönettiği bir ülke. Onların Fransa’yı yenmesi demek bizim 100 küsur yıllık anti-feodal, anti-aristokratik kurum ve değerlerimizin yok olması demek. Bunları korumak için Almanya’yı yenmeliyiz. ….
Alman işçisi: Çarlık Rusya’sı ile savaşı kaybedersek, ülkemize gerici-feodal Rusya ve onun düzeni egemen olursa yıllar boyu kazandığımız her şeyi kaybederiz. Rusya’da ne sendika var ne düzgün bir parlamento, ne işçi hakkı ne de bizim yıllar boyu çalışarak elde ettiğimiz kazanımlar. Kendi kazanımlarımızı korumak için Rusya’yı yenmeliyiz.
Fransız işçisi: Kayzer’in monarşist Almanya’sının kazanmasına izin veremeyiz. Ülkemiz bir cumhuriyet ve 1789’dan beri bunun için savaştık. Almanya ise Prusyalı aristokratların yönettiği bir ülke. Onların Fransa’yı yenmesi demek bizim 100 küsur yıllık anti-feodal, anti-aristokratik kurum ve değerlerimizin yok olması demek. Bunları korumak için Almanya’yı yenmeliyiz.
Bütün bu akıl yürütmeler bir anlam taşımaktadır, 1914’teki çöküşün temel faktörü olan “tabanın sürüklemesi” olgusunun ardında yatan, belirleyici olan da bu ruh hali olmuştur; ancak elbette bu mantık haklı değildir: “Kendi kazanımları”nı koruma adına kendisi (ve ailesi, ve evi!) dahil milyonların yok olacağı, işçinin işçiyi boğazlayacağı bir katliama sürüklenmenin mazereti yoktur. Tek “mazeret” işçileri kendi ulus devletleri içinde somutlaşmış olan kazanımları mutlaklaştıran, onları belirleyici varlık sebebi haline getiren, sosyalist mücadeleyi onların ötesinde bir isyan ve özgürleşme projesi olarak tanımlamayan ve somutlaştırmayan siyasi çizgilerdir. Araştırmacı James Joll, İkinci Enternasyonal üzerine yaptığı çalışmada şu ilginç yorumu getirmektedir:
Hem Jaures ve Vaillant’ın hem de Luxemburg ve Lenin’in ileri sürdüğü değişiklikler Bebel’in hoşuna gitmedi. Kendisinin de son 50 yılda oluşması için çok şeyler yaptığı Alman Partisinin işleyişinin, çağdaş Alman toplumunun yapısıyla ne kadar bağlı olduğunu görüyordu: İkincisinin yıkılması birincisini de tahrip ederdi.[19]
Hem Jaures ve Vaillant’ın hem de Luxemburg ve Lenin’in ileri sürdüğü değişiklikler Bebel’in hoşuna gitmedi. Kendisinin de son 50 yılda oluşması için çok şeyler yaptığı Alman Partisinin işleyişinin, çağdaş Alman toplumunun yapısıyla ne kadar bağlı olduğunu görüyordu: İkincisinin yıkılması birincisini de tahrip ederdi.[19]
Bu düzen “bizim de” eserimiz olduğuna göre en azından oradaki “bizim” katkı ve emeğimizi korumak için düzene sahip çıkmak gündeme gelmektedir. 1914’te bütün Avrupa’nın gelişkin ülkelerinin işçi tabanları sürüklenerek partilerini de bu şoven dalgaya iterken bu dalgaya kapılmayan birkaç partinin Rus, Sırp ve Bulgar partileri olması tesadüf değildir. Sebep açıktır: Rus işçisinin bu savaşta (düşman ülke kazandığı takdirde) “kaybedeceği” hiçbir tarihsel-yasal kazanım, mevzi, kurum vs. yoktur! Kaybedeceği tek şey canıdır; o yüzden de bu dalgaya kesinlikle sürüklenmemiş, onun siyasi temsilcileri de yegâne doğru tavrı gösterebilen partiler olmuştur.
O zaman eski soruya dönüyoruz: İşçilerin kapitalist toplum bünyesinde koşullarını iyileştirmek, yaşam seviyelerini yükseltmek, insan olarak gelişmelerini sağlamak yanlış mıdır? Bu iyileştirmeler kaçınılmaz olarak oportünizme ve reformizme mi götürür? “Devrimci” kalmak için kara sefaletin sürmesi mi gerekir?
Devrimin güncelliğini kavramak ve canlı tutmak
Bu soruların cevabı elbette “hayır”dır, tartışılacak bir konu dahi değildir. Bu problemin çözümü sosyalist politikanın doğru tanımlanması ve uygulanmasında yatmaktadır. Öncelikle;
Kapitalizmin alternatifi sosyalizmdir; bu da ancak siyasal devrimle, burjuvazinin siyasi iktidarının yıkılması ile mümkündür.
Bütün bu iyileştirmeler, gücümüzü hissetme, geliştirme ve bu nihai kavgaya hazırlık anlamında bir anlam taşır. Bunlar kendinde bir amaç değil, bu “kopuş”un hazırlığı, birer aracıdır.
Dolayısıyla sosyalizmi hedefleyen bir siyasi parti ve hareket, şunları yapmak durumundadır:
Kapitalist iktidar yıkıldığı zaman nasıl bir toplum kurulacağına dair genel ve anlamlı bir toplumsal-ekonomik-siyasal projeyi
Ve bu sıçramayı, yani siyasi devrimi nasıl, hangi yöntemlerle, birlikteliklerle ve araçlarla yapacağına dair bir planı, “devrimin yol haritasını”
tanımlamak ve bunu üye ve taraftarlarına;
Bu yol haritasının pratiğe başarıyla yansıdığını göstermek, hissettirmek zorundadır.
İkinci Enternasyonal’de hiç yapılmayan budur; bizim Komintern geleneğimizde de yeterince yapılmayan yine budur. Açıklayalım:
İkinci Enternasyonal’in “devrim”i nasıl tanımladığını yukarıda aktardık. Bu esas olarak devrimi “ilerde kaçınılmaz olarak oluşacak bir ekonomik-toplumsal krize ve çöküşe” endeksleyen bir yaklaşımdı ve Kautsky’nin bu yaklaşıma çektiği “radikal” cilalar da resmi çok değiştirmedi. Devrim “hazırlanan” bir şey değil, “hazır olunması gereken” bir olguydu. Biz “o malum kriz” geldiğinde bundan yararlanacak kadar hazır ve güçlü olmalıydık. 1914’te iflas eden tam olarak bu yaklaşım oldu.
İflas etti, çünkü 1914’te savaş ilanı gerçek anlamda devrimci bir krizdi ve Kautsky dahi “devrim nasıl yapılır?” sorusuna bir ara “bir savaş ilanı devrimi tetikleyebilir; ama egemen sınıflar bunu bildikleri için bu çılgınlığı muhtemelen yapmayacaklardır” demişti. [20] Ancak o kriz geldiğinde, bundan yararlanmak için gerekli savaşçılığa, mücadele niyetine, araçlara ve kadroya sahip olmadıklarını, tam tersine tabanın devletin demagojisi peşinden sürüklendiğini gördüler ve o tabanı yitirmemek ve siyaseten erimemek için de savaşı desteklemek zorunda kaldılar. Hatanın özü şuydu: “İleride olacak o malum kriz” ile günlük çalışma arasında hiçbir bağ kurmadılar. “Günlük çalışma”yı oy sayısını artırma, yeni üye kazanma ve toplumsal mevzi ve kazanım elde etmekle sınırladılar, siyasi iktidarı yıkma aşamasında zorunlu olan beceri ve olanakları, yani devletle, onu baskı aygıtlarıyla savaşma ve yenme kararlılığına sahip kadro ve araçları oluşturmadıkları gibi bunların oluşacağı yegane zemin olan (gerici-bürokratik devlet aygıtı ile oluşabilecek) çatışmalardan yıllar boyu sistematik olarak kaçtılar (bkz. genel grev tartışmaları). Sonuçta aşağıda tabanda kof biçimde büyüyen ve bir kriz anında siyasi iktidarla sert çatışmalara girme konusunda kararlılığı giderek eriyen ve sosyalizmi “hücresine yaptığı güzelleştirme” seviyesinde kavrayıp bununla tatmin olan bir üye kitlesi, yukarda ise bu kofluğu “sahte ortodoks” Marksist lafızlarla kamufle eden bir önderlik. İkinci Enternasyonal’in çöküşünün özü ve temel sebebi budur.
Bu tespitleri biz komünistlerin kendinden emin ve hazin bir gülümsemeyle (“KP geleneğiyle biz bunları aştık” diyerek) okumamız pek yerinde olmayacaktır, zira bir anlamda anlatılan (65 yıl gecikmeyle!) bizim de hikayemizdir. Batı Avrupa’nın gelişmiş 2 sanayi ülkesinde, İtalya ve Fransa’da KP’ler, bir zamanlar Alman SPD’den daha büyük bir güce ulaştıkları gibi (Fransız KP oyların yüzde 23’ünü, İtalyan KP yüzde 33’ünü almıştı) SPD’den de daha ileri seviyede bir “karşı-toplum” kurmayı başarmışlardı. Bu iki parti de geçmişlerinde Marx ve Engels’in SPD’sinin fersah fersah ilerisinde bir savaş yolunun, anti-faşist direnişte on binlerce ölüyü, kan, gözyaşı ve kahramanlıkları içeren bir geçmişin mirasçısıydı. Her iki ülkede işçi sınıfının neredeyse tamamı, öğretmen ve akademisyenler KP yanlısı sendikalarda örgütlüydü, İtalya’da buna ek olarak kuzeydeki tarım kesimi KP’nin yanındaydı, Milano, Torino, Roma, Napoli, Floransa gibi şehirlerin belediyeleri ya KP’nin elindeydi, ya da parti belediyeye ortaktı, İtalya’da film endüstrisinin starları, Fransa’da ise ülkenin gururu olan parlak entelektüeller KP üyesi idi; olmayanlar ise KP’nin yörüngesinde Marksizmi tartışıyordu. Kısaca Kautsky’nin “yıpratma savaşı” açısında da, Gramsci’nin meşhur “kale burçlarını tek tek fethetme” açısından da varılabilecek en ileri noktaya her iki parti de aşağı yukarı ulaşmıştı. Ancak oluşan siyasal krizler karşısındaki utanç verici acizleri ile bu iki parti İkinci Enternasyonal’den biçim olarak farklı, ama özde aynı bir süreçle ağır iflas ettiler ve eridiler
Fransız KP bütün ülkeyi sarsan ve devlet aygıtını felç eden 1968 büyük halk hareketine değil önderlik etmek, pasif bir izleyici olmaktan öteye gidemedi ve 70’lerin başında gücünü bir süre koruduktan sonra gerilemeye başladı. İtalyan KP ise 1977’de elde ettiği devasa seçim başarısı ile (yüzde 33) ülkenin en güçlü partisi haline geldi; ancak burjuvaziyi aptal yerine koyan, aslında kendisi bir aptallık abidesi olan “tarihsel uzlaşma”[21] stratejisi ile iktidarı almak istemediğini ve bundan korktuğunu kitlelere açıkça ilan etmiş oldu. Her iki parti de 1939-45 şanlı antifaşist direnişin anılarının yarattığı siyasi sermayeyi, bu geçmişin “ekmeğini” bir süre daha yedikten sonra 80 sonrasında erimeye başladılar. 1914’ün sosyal demokratları “ben artık devrim falan yapmayacağım, sadece reformlarla ilgileneceğim” dedikleri anda yeni bir işlev kazanıp varlıklarını sürdürebilirler; ancak bir KP’nin bunu deme şansı olmadığı, “hakikisi varken kimsenin “taklidi” ile uğraşmayacağı ortadadır; bu da lafta dahi birer “KP” olarak niçin eriyip yok olduklarını anlamamız için yeterlidir.
Bu olguların ışığında hem İkinci Enternasyonal deneyi, hem de bizim komünist geleneğimizdeki uzantılarının ışığında belirmeye başlayan bazı olguları ortaya koymaya çalışalım:
Devrim ekonomik çöküş ve iflasa endekslenemez. Ekonomik krizler devrimci durum yaratmadığı gibi (bkz. 1929), ekonomik kriz dışı olgular da (bkz. I. Dünya Savaşı) devrimci kriz yaratabilir.
Devrim “kaçınılmaz” değildir. Emekçi sınıfların aktif özne olmadıkları her siyasi bunalım momenti, burjuvazi tarafından rahatça manipüle edilerek giderilebilir
Devrim “kendiliğinden” gelmez. “Bu sefalete millet bir gün mutlaka isyan edecek” gibi beklentilerin siyasette hiçbir karşılığı yoktur.
“İlerde çıkması kaçınılmaz olan krize hazır olmak yeterlidir. O noktada çıkıp önderliği ele geçirmeyi hedeflemeliyiz” yaklaşımı da çıkmaz sokaktır. Bu yaklaşım “otobüs bekler” gibi kriz ve devrimci durum beklemektir. “Otobüs” yani devrimci kriz geldiğinde ise ya onu fazla beklediğiniz için durakta uyursunuz ve onu kaçırırsınız (1968 Fransa’sındaki KP gibi); ya da o otobüse binmek istediğinizde vücudunuza söz geçiremediğinizi, kolunuzu ve bacağınız dahi kımıldatamadığınızı acı biçimde fark edersiniz ve “oturmayı” tercih edersiniz (1914 Avrupa SD partileri gibi). Alegorileri bir tarafa bırakıp konuya direkt girersek, “krizi bekleyip orada önderliği almak” iki açıdan imkânsızdır: Sizin çıkmasına katkıda bulunup bariz ve bilinen tarafı olmadığınız bir krizi yönetemezsiniz: “Ekimde emeği olmayanın hasatta payı olmaz”. Kendi dışlarında oluşmuş bir krizde önderliği ele geçirip iktidar olmanın tek örneği Bolşeviklerdir; o da çok özel koşullarda oluşmuş bir durumdur ve kesinlikle de son örnektir; tekrar etmesi söz konusu değildir. “İlerde” çıkacağını varsaydığınız bir krizin ne olacağını tanımlamazsanız ona müdahale etmek için gerekli araç ve yöntemleri de hazırlayamazsınız; dolayısıyla kriz çıktığı zaman onu yönetebilmenin çok uzağında olmanız son derece muhtemeldir.
Sizin çıkmasına katkıda bulunup bariz ve bilinen tarafı olmadığınız bir krizi yönetemezsiniz: “Ekimde emeği olmayanın hasatta payı olmaz”. Kendi dışlarında oluşmuş bir krizde önderliği ele geçirip iktidar olmanın tek örneği Bolşeviklerdir; o da çok özel koşullarda oluşmuş bir durumdur ve kesinlikle de son örnektir; tekrar etmesi söz konusu değildir.
“İlerde” çıkacağını varsaydığınız bir krizin ne olacağını tanımlamazsanız ona müdahale etmek için gerekli araç ve yöntemleri de hazırlayamazsınız; dolayısıyla kriz çıktığı zaman onu yönetebilmenin çok uzağında olmanız son derece muhtemeldir.
Çözüm, ilerideki kriz” ile günlük çalışmayı bütünlük içinde görüp örgütlemektir.
Siyasal devrim bir proje olarak algılanmalı ve uygulanmalıdır. Bu elbette bir kişinin, grubun ya da partinin salt iradesi ile değil, ülkenin sınıfsal ve toplumsal gerçeklerini, ekonomik trendlerini, tarihsel geleneklerini ve uluslararası durumu göz önüne alarak hazırlanması gereken bir projedir. Hareketin her mensubu (üye ve sempatizan) bu projenin neresinde olduğunu görmeli, hissetmeli, somut hayat içinde o hedefe yüründüğünü fark etmelidir. Her proje gibi burada da sorunlar çıkabilir, evdeki hesap çarşıya uymayabilir, o zaman proje yenilenmeli ve hedefe yeni olgular ışığında yeni bir planla yürünmelidir. Kriz beklemek yerine çıkabilecek krizin şimdiden parçası olmanın, hatta (gücümüz yeterse) o krizi bizzat yaratan özne olmanın yolu budur, yani günlük siyasi pratik ile ilerideki devrim arasındaki mantıksal ve pratik bağın her aşamada ve herkes tarafından hissedilmesi ve sorgulanmasıdır. Bu bağ koptuğu takdirde, ister Kautsky’nin ortodoks Marksist fetvaları, ister İtalyan ve Fransız KP’lerin Marksist-Leninist lafızları bizleri “hapishanedeki güzelleştirmelerle yetinen” bir hareket olmaktan kurtaramaz.
İkinci Enternasyonal’e ilişkin çalışmamızı bu döneme damgasını vuran Alman işçi hareketinden ayrı düşünmek zordur. Tıpkı KP geleneğini onu yaratan Bolşeviklerden ve Rusya gerçeğinden ayrı algılamak mümkün olmadığı gibi. Dolayısıyla bu geleneği hem tüm boyutlarıyla kavramak, hem de bizlere bıraktığı (ve etkileri belki de hala süren) siyasi mirası anlamak açısından “Almanya gerçeği”ni ele almamızda yarar vardır.
Dünya sosyalist hareketinde örgüt ve siyaset teorisini ele aldığımız bu yazı dizisinde Almanya’nın bir ülke ve ulus olarak özgüllüğü üzerinde durmamızın sebebi şudur: Almanya dünya sosyalist ve işçi hareketi açısından bugüne kadar hâlâ tam olarak kavranamamış üç tane “sürprizin”, ya da üç tane hayal kırıklığının gerçekleştiği sahne olmuştur:
1914’te Avrupa’nın en güçlü ve örgütlü Marksist işçi partisi, savaşa teslim oldu, burjuvazinin kuyruğuna takıldı.
1919-1924 arası güçlü bir komünist hareketin olduğu ve şiddetli bir siyasal ve ekonomik krizle boğuşan Almanya’da (Lenin ve Troçki’nin beklentilerinin aksine) o çok beklenen “Alman Devrimi” olmadı.
Beethoven, Goethe, Schiller gibi büyük hümanistleri yetiştirmiş olan Almanya, ucuz bir demagog ve bir katil olan Hitler’in peşinden gitti.
Bu üç “sürpriz”den birincisi yazımızda ayrıntılarıyla açıklamaya çalıştık. Ancak yaptığımız açıklamada hâlâ eksik olan bir boyut vardır ki, o aynı zamanda ikinci ve üçüncü “sürpriz”lerde de büyük bir rol oynamıştır.
Her üç olgu da zamanın sosyal, politik ve ekonomik gerçekleriyle birlikte açıklanabilir ve açıklanmıştır da. Bu açıklamalar elbette anlamlıdır ve değerlidir. Biz bu noktada esas olarak bu üç fiyaskoda da ortak olan, etkili olan, belli ölçülerde de belirleyici olmuş bir unsura işaret etmek istiyoruz: Almanya’da gericiliğin tarihsel gücü! Birazdan ayrıntılı açıklamalara gireceğimizi unutmadan son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: 30 yıl savaşlarının bittiği 1648 yılından ta günümüze, 2026’ya kadar Almanya Avrupa’nın en gerici, en tutucu ve Avrupa’da ilerlemeyi dibe çeken bir ülke olmuştur ve bugün de olmaya devam etmektedir. Bu üç fiyaskoya gelirsek:
1914’te Alman SPD’yi sağa ve işbirlikçiliğe çeken sadece korkak ve pasif yöneticileri ya da devrimci bilinçten yoksun tabanı değil, esas olarak SPD yönetimini de paralize eden olağanüstü güçlü askeri-aristokratik gericiliktir.
Alman devrimini imkânsız kılan faktörlerden biri hem solun (KPD + SPD) dışındaki sağın kitleler nezdinde sahip olduğu devasa güç ve etkinlik ise diğeri de SPD’nin (Avrupa’da hiçbir sosyal demokrat partide olmayan) kan dökücü antikomünizmidir; bu da aynı ülkede yapısallaşmış gericiliğin işçi hareketi içindeki uzantısıdır.
Alman tarihinin ve kültürünün son 300 yıl içindeki eğilimleri ve özellikleri göz önüne alındığında “nasıl oldu da Hitler başa geçti?” sorusu açıkça nahif kalmaktadır. “Parayı takip et” yöntemini “gericiliği takip et” diye uygularsak, Avrupa düşüncesindeki tüm gerici akımların izini geriye sürdüğümüzde Almanya’ya ulaşmak ya da toslamak kaçınılmaz hale gelmektedir: Fransız Devrimi’nin eşitlikçi ve özgürlükçü ideallerine tepki olarak doğan ve eşitlik, kardeşlik yerine eski çağların şövalye değerlerini, cesaret, savaşçılık, soyluluk gibi özellikleri baş tacı eden fikirsel karşı-devrim Almanya’da doğmuştur ve bilinen ismi de “Alman romantizmi”dir! 19.yüzyılda kapitalizmin ve sömürgeciliğin gelişmesiyle “Avrupalı beyaz adamın üstünlüğü”, “Avrupamerkezcilik”, ırkçılık gibi düşünce akımları Avrupa’da her ülkede şu ya da bu ölçüde mevcuttu; ancak bu yöndeki en sistematik vurgular hep Almanya’dan geldi: Roma İmparatorluğu Avrupa’da 425’te yıkıldığı ve bu imparatorluk Anadolu ve Trakya’da “Doğu Roma İmparatorluğu” olarak 1000 yıl boyunca varlığını sürdürdüğü halde, Roma medeniyetini salt Avrupa’ya mal etmek ve Doğu Roma medeniyetini dışlayabilmek için komik ve uydurma bir isimlendirme olan “Bizans” adını icat eden Alman tarihçiler olmuştur. 1453’te yıkılana kadar Doğu Roma devletinin ne yöneticilerinin ne de halkının (hatta ne de düşmanı olan Osmanlıların!) kullanmadığı, telaffuzunu dahi işitmedikleri bu uydurma kelime ne yazık ki bugün tarih yazımına yerleşmiş bir “galat-ı meşhur”dur. Mısır, Mezopotamya ve Hindistan medeniyetlerinin insanlık tarihine katkısını inkâr ederek tarihi Eski Yunan’dan başlatan Grekofili gericiliğinin yaratıcısı (değerli araştırmacı Martin Bernal’in “Kara Athena” adlı çalışmasında gösterdiği gibi) Almanya olmuştur. Anti-semitizm tüm Hristiyan kültürlerin ortak günahı olmasına karşın Freud bu düşmanlığın en güçlü olduğu halkın niçin Germen halkları olduğunu “Musa ve Tektanrıcılık” adlı çalışmasında anlatmıştır.
Fransız Devrimi’nin eşitlikçi ve özgürlükçü ideallerine tepki olarak doğan ve eşitlik, kardeşlik yerine eski çağların şövalye değerlerini, cesaret, savaşçılık, soyluluk gibi özellikleri baş tacı eden fikirsel karşı-devrim Almanya’da doğmuştur ve bilinen ismi de “Alman romantizmi”dir!
19.yüzyılda kapitalizmin ve sömürgeciliğin gelişmesiyle “Avrupalı beyaz adamın üstünlüğü”, “Avrupamerkezcilik”, ırkçılık gibi düşünce akımları Avrupa’da her ülkede şu ya da bu ölçüde mevcuttu; ancak bu yöndeki en sistematik vurgular hep Almanya’dan geldi: Roma İmparatorluğu Avrupa’da 425’te yıkıldığı ve bu imparatorluk Anadolu ve Trakya’da “Doğu Roma İmparatorluğu” olarak 1000 yıl boyunca varlığını sürdürdüğü halde, Roma medeniyetini salt Avrupa’ya mal etmek ve Doğu Roma medeniyetini dışlayabilmek için komik ve uydurma bir isimlendirme olan “Bizans” adını icat eden Alman tarihçiler olmuştur. 1453’te yıkılana kadar Doğu Roma devletinin ne yöneticilerinin ne de halkının (hatta ne de düşmanı olan Osmanlıların!) kullanmadığı, telaffuzunu dahi işitmedikleri bu uydurma kelime ne yazık ki bugün tarih yazımına yerleşmiş bir “galat-ı meşhur”dur. Mısır, Mezopotamya ve Hindistan medeniyetlerinin insanlık tarihine katkısını inkâr ederek tarihi Eski Yunan’dan başlatan Grekofili gericiliğinin yaratıcısı (değerli araştırmacı Martin Bernal’in “Kara Athena” adlı çalışmasında gösterdiği gibi) Almanya olmuştur. Anti-semitizm tüm Hristiyan kültürlerin ortak günahı olmasına karşın Freud bu düşmanlığın en güçlü olduğu halkın niçin Germen halkları olduğunu “Musa ve Tektanrıcılık” adlı çalışmasında anlatmıştır.
Roma İmparatorluğu Avrupa’da 425’te yıkıldığı ve bu imparatorluk Anadolu ve Trakya’da “Doğu Roma İmparatorluğu” olarak 1000 yıl boyunca varlığını sürdürdüğü halde, Roma medeniyetini salt Avrupa’ya mal etmek ve Doğu Roma medeniyetini dışlayabilmek için komik ve uydurma bir isimlendirme olan “Bizans” adını icat eden Alman tarihçiler olmuştur. 1453’te yıkılana kadar Doğu Roma devletinin ne yöneticilerinin ne de halkının (hatta ne de düşmanı olan Osmanlıların!) kullanmadığı, telaffuzunu dahi işitmedikleri bu uydurma kelime ne yazık ki bugün tarih yazımına yerleşmiş bir “galat-ı meşhur”dur.
Mısır, Mezopotamya ve Hindistan medeniyetlerinin insanlık tarihine katkısını inkâr ederek tarihi Eski Yunan’dan başlatan Grekofili gericiliğinin yaratıcısı (değerli araştırmacı Martin Bernal’in “Kara Athena” adlı çalışmasında gösterdiği gibi) Almanya olmuştur.
Anti-semitizm tüm Hristiyan kültürlerin ortak günahı olmasına karşın Freud bu düşmanlığın en güçlü olduğu halkın niçin Germen halkları olduğunu “Musa ve Tektanrıcılık” adlı çalışmasında anlatmıştır.
Kısaca Avrupamerkezcilik, anti-semitizm, beyaz adamın üstünlüğü ve ırkçılık gibi akımlar (tüm Avrupa’da mevcut olmasına rağmen) bunların Kâbe’si olmuş Almanya’da faşist gericiliğin bu kadar hızla gelişmesi bir tesadüf olmamıştır. Bu fikir akımlarına ilişkin vurgularımıza rağmen Alman gericiliği olgusunu tam anlamak için tarihsel gelişime bakmak gerekir. Onu da aşağıda ele alacağız.
Elbette bu noktada “madem öyle, Marksizm bu ülkede nasıl çıktı?” sorusu gündeme gelebilir; ancak kısa bir analiz dahi bu sorunun ne kadar isabetsiz olduğunu anlamamız için yeterlidir. Elbette Marx ve Engels birer Alman’dır ve çıkış noktaları olan Hegelcilik bir Alman olgusudur. Ancak Marksist düşünce ve teori “yüzde 100 Alman malı”, “Made in Germany” değildir! Marksizm’i değerli ve devrimci kılan, onun çağında tüm ülkelerin (başta İngiltere ve Fransa olmak üzere) ileri düşünce akımlarına açık olması, onlardan beslenmesi ve onlardaki pozitif yönleri içererek bir senteze varmasıdır. Sadece teorik planda değil, siyasi pratikte de Marx ve Engels hem düşünsel üretimlerinde hem de siyasi eylemlerinde birçok Avrupa ülkesinde (İngiltere, Fransa, Belçika, İsviçre…) konumlanmış, buralardaki mücadeleden etkilenmiş ve bunlara katılmış önderlerdir. Düşünsel kaynak ve siyasi pratik olarak sadece ve sadece Almanya’dan beslenen ve burayla sınırla kalan hiçbir devrimci-ilerici akım çıkamazdı, çıkmamıştır da…
Işığı ilk yakmanın ağır bedeli
Avrupa’nın Ortaçağ karanlığından çıkış sürecinde Rönesans’ın, ya da 1640 İngiliz Devrimi ile 1789 Fransız Devrimi’nin önemi sık sık vurgulanır; ancak bunlar kadar, belki de bunlardan daha da önemli ve belirleyici bir sıçramanın “Reform” hareketi olarak anılan Protestanlığın doğuşu olduğu unutulur. Bu hareket tam olarak Almanya’da doğmuştur.
1517’de Martin Luther’in başlattığı reform hareketi, dikkatli bakarsak M.S. 380’de Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olarak kabul edildiği tarihte başlayan 1000 küsur yıllık bir Katolik karanlığına karşı bir isyandır. Tarihsel bilgiler bize Luther’in kurnaz, çıkarcı, oportünist (köylü isyanlarına önce destek, sonra prenslerle anlaşıp ezilmesini destekleme gibi) bir figür olarak sunmaktadır; ancak bütün bunlar dahi onun çağına göre büyük bir devrimci olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. 1000 yıllık karanlığa karşı ilk isyanı başlatmak sıradan bir başarı değildir; sosyalist Demokratik Almanya’nın 1982’yi “Martin Luther’i anma yılı” ilan etmesi de tesadüf değildir. Ancak Almanya bu “ışığı ilk yakmanın” bedelini ağır ödemiştir.
Ağır ödemiştir; zira Protestanlığın çıkışıyla başlayan din savaşları Alman coğrafyasına yaşayan halkı bölmüş, bunun acı sonucu olan 30 Yıl Savaşlarında (1618-1648) o coğrafyada tahminlere göre 5-8 milyon insan ölmüş (bölge halkının yüzde 50’si), sonunda imzalanan Westfalya barışıyla Protestan Almanya 300 küsur prenslik olarak parçalanmıştır! İki asırdan fazla sürecek olan ve güçlü komşuları Katolik Avusturya ve Katolik Fransa tarafından hep diri tutulacak olan bu bölünmüşlük, Almanya’yı ve Alman halkını uzun bir karanlığa gömmüştür.
Alman kültürü: Parlaklığın ardındaki karanlık
Bir coğrafyanın tek bir kral ve onun alt destekçileri tarafından yönetilmesi ile sayısız parçaya (1815’te 39 devlet vardı!) bölünüp her birinde küçük ve mutlak güçlü bir kral tarafından yönetilmesinin farkı açıktır. Feodal baskı bu parçalanmış yapıda çok daha direkttir, despotun baskısının kaynağı “uzaklarda bir yerdeki başkentte” değil, birkaç adım ilerinizde ve üstünüzdedir, baskı ve kontrol toplumun kılcal damarlarına nüfuz etmiştir. Bu somut gerçek, Alman halkının halet-i ruhiyesini de şekillendirmiştir.
Antifaşist Alman tarihçisi Emil Ludwig, “Almanlar: Bir Ulusun Çifte Tarihi” adlı kapsamlı çalışmasında Alman halkına damgasını vuran bu olguya ve onun yarattığı paradoksa işaret eder. Almanların üç alanda, klasik müzik, matematik ve felsefedeki parlaklıkları dünya çapında bilinen ve kabul edilmiş gerçeklerdir. Emil Ludwig, bu parlaklığın ardındaki karanlığı şöyle açıklar:
Sadece Orta Çağ’da değil, 19.yüzyılın ortasına kadar en mükemmel beyinler kamu işlerinden dışlandığı için kültürlü ve yetenekli burjuva ya ticaretin, ya da zihnin faaliyetlerine yöneliyor, ya da ikisini birleştirip akşamları eline bir kitap veya bir keman alıyordu. Oğlu doktor oluyor, zanaatkarın oğlu ressam oluyor ve gezgin müzisyen kültürlü sınıflar arasında gezerek onlara şarkı söylemeyi ve dizeler yazmayı öğretiyordu…. Hayal gücünün bu şiddet ve disiplinden oluşan dünyadan kaçma arzusu sihirli ve olağanüstü hikâyelerin bolluğuyla kendini gösteriyordu. [22]
Sadece Orta Çağ’da değil, 19.yüzyılın ortasına kadar en mükemmel beyinler kamu işlerinden dışlandığı için kültürlü ve yetenekli burjuva ya ticaretin, ya da zihnin faaliyetlerine yöneliyor, ya da ikisini birleştirip akşamları eline bir kitap veya bir keman alıyordu. Oğlu doktor oluyor, zanaatkarın oğlu ressam oluyor ve gezgin müzisyen kültürlü sınıflar arasında gezerek onlara şarkı söylemeyi ve dizeler yazmayı öğretiyordu…. Hayal gücünün bu şiddet ve disiplinden oluşan dünyadan kaçma arzusu sihirli ve olağanüstü hikâyelerin bolluğuyla kendini gösteriyordu. [22]
Başka bir deyişle bu her yere egemen baskı ortamında kamusal alan (public sphere) bastırılmıştır, insanlara kapalıdır, insanların toplu bir araya gelip ortak aktiviteler yapması söz konusu değildir. İnsanlar sahip oldukları tüm yaratıcı potansiyeli ev içinde veya bireysel olarak kullanmak durumundadır ve müzik ve soyut düşüncenin bu denli gelişmesinin ve dal budak sarmasının ardındaki olgu budur. Öte yandan geleneksel Alman felsefesinin (Leibnitz, Fichte, Schelling, Kant, Hegel…) esas olarak evrene ve metafiziğe ağırlık vermesinin, topluma ilişkin yegâne izdüşümlerinin de birey (ahlak) seviyesinde kalmasının (Kant) sebebi de budur. Bir Fransa örneğindeki Rousseau (“Eşitsizliğin Kaynağı”), Montesquieu (“Kanunların Ruhu”), Voltaire gibi veya İngiltere örneğindeki Thomas More (“Utopia”), David Hume (“Leviathan”), J. S. Mill (“Hürriyet Üzerine”) gibi toplumu kapsayan ve “doğru bir toplumsal düzen ne olmalıdır?”ı konu alan tek bir eserin dahi bu zengin felsefede yer almamasının sebebi aynı baskı ve karanlıktır. Başta Fransız Devrimi’nden etkilenen, diyalektik düşünceyi geliştiren Hegel gibi bir dehayı, sonunda Prusya devletini tarihin varacağı son nokta olarak tanımlamaya iten de bu gerici karanlıktır.
İki Alman hastalığı: Otoriteye tapma ve soyut düşünce sistemlerine bağlılık
Bu durumun yarattığı refleksler ve kültürel gelenekler ise nettir:
Birincisi bireysel düzeyde edilgenlik ve üst otoriteye kayıtsız şartsız bağlılık, kısaca otoriteye tapma alışkanlığıdır. Liberal devrimlerin itici ve öncü gücü burjuvazi de Almanya’da bu ruhla gelişmiş ve feodal baskının aciz, kişiliksiz bir takipçisi olmaktan ileri gidememiştir. Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Hegel’e ilişkin kapsamlı çalışmasında bu büyük düşünüre dahi damgasını vuran bu edilgenliğin, bu otoriteye tapmanın tasvirini şöyle yapmıştır:
19. yüzyıl başındaki Alman filozofları için akıl, ihtilalci olamayan pısırık Alman işveren sınıfının derebeyi artığı Prusya ağalarını ve krallarını baş tacı edip ılımlılaştırmaktı. Başka çıkar yol yoktu… Alman burjuvazisi bizim Osmanlı derebeyliği kadar katılaşmış Prusya Junker’liğini tanrılaştırmak zorundadır. Yoksa değil Alman kapitalizmi, Alman varlığı bile çözülüp eriyebilir. Alman birliğini yalnız çizmelerini yalatırsa sadaka veren Prusya kralları kurabilir.[23]
19. yüzyıl başındaki Alman filozofları için akıl, ihtilalci olamayan pısırık Alman işveren sınıfının derebeyi artığı Prusya ağalarını ve krallarını baş tacı edip ılımlılaştırmaktı. Başka çıkar yol yoktu… Alman burjuvazisi bizim Osmanlı derebeyliği kadar katılaşmış Prusya Junker’liğini tanrılaştırmak zorundadır. Yoksa değil Alman kapitalizmi, Alman varlığı bile çözülüp eriyebilir. Alman birliğini yalnız çizmelerini yalatırsa sadaka veren Prusya kralları kurabilir.[23]
Öte yandan 300 yıllık bu bölünmüşlük, parçalanmışlık sürekli olarak Almanların okumuş insanlarında, Alman aydınında tek bir merkezde birleşmenin, atomize prenslikler yerine büyük bir bütünün parçası olmanın özlemini hep diri yutmuş, büyük ve birleşik metafizik sistemler yaratma geleneği bu kronik özlemi telafi etmenin psikolojik aracı ve düşünsel plana yansıtılmış biçimi olmuştur.
Sonuçta bu parçalanmışlık, Marx ve Engels’in ümit ettiği gibi halkın da katıldığı bir demokratik devrimle değil, bu prensliklerin en gericisi olan Prusya’nın 1864 Danimarka savaşı ile başlayan ve 1871 Fransa üzerindeki zafer ile sonuçlanan süreçte Almanya’nın birleştirici hâkimi olmasıyla gerçekleşti. Burjuvazi feodaliteyi tasfiye etmedi, onunla bütünleşti ve “Prusya usulü burjuva devrimi” (feodallerin ideolojik üstünlüklerini koruyarak kapitalistleşmesi) hiçbir demokratik değer yaratmadan Almanya’da modernleşmenin, sanayileştirmenin ve teknolojik atılımın önünü açtı. (Bu “demokrasisiz modernite” yıllar sonra büyük teknik titizlik ve mükemmel bir mühendislikle planlanan ölüm fabrikaları vahşetinin ardındaki hazin gerçektir) İsyan ruhunun yokluğu, otoriteye tapma ve edilgenlik 300 yıllık parçalanmışlık aşılsa bile yeni, birleşik ve modern Almanya’da etkisini hiç yitirmeden devam etti.
Alman Sosyal Demokrat Partisi: Cumhuriyeti savun(a)madan sosyalizmi savunmak!..
Alman işçileri 1863’te Alman Sosyal Demokrat Partisini (SPD) kurduklarında ciddi bir atılım yaptılar ve yukarıda sayısız örneğini verdiğimiz gibi toplum içinde bir “alt toplum”, kendi değerleri olan devasa bir dayanışma ağını hayata geçirdiler. Ancak bu partinin programlarına ilişkin iki önemli eseri, Marx’ın “Gotha Programı Eleştirisi” ve Engels’in “Erfurt Programı Eleştirisi” okunduğunda çok değerli fikirlerin yanı sıra ilginç bir noktayı fark etmemek imkansızdır: Bu nokta, bir olgunun varlığı değil, yokluğudur. Her iki programda da “sosyalizm” anlatılmakla birlikte “cumhuriyet”ten bahsedilememektedir!
Bahsedilememektedir, çünkü bir krallık olan Hohenzollern Almanya’sında cumhuriyeti savunmak yasaktır, “isyan ve iktidarı yıkma” anlamına gelmektedir ve yasal kovuşturmaya tabidir (ama sosyalizm serbesttir!). Alman sosyalistleri ve işçi hareketi bu “yaman çelişkiyi” 1863’ten 1914’e kadar yaşamış ve içselleştirmiştir. Aslında hepsi pratikte cumhuriyet yanlısıdır, ama “cumhuriyet”i açık açık savunma fikri hep ertelenmiş, partinin en güçlü olduğu 1900’lerin başında bile “cumhuriyeti savunmak” fikri parti yönetici çevrelerinde “gereksiz ve zamansız bir keskinlik” olarak görülmüştür. Ancak burada “taktik bir taviz”in çok ötesi söz konusudur. Altyapıdaki modernleşmeye rağmen üstyapıda gücünü koruyan feodal-aristokratik gericiliğe karşı haklı ve gerekli bir meydan okuma olacak cumhuriyet fikrini ertelemek, bizzat ülkenin tüm siyasal, idari, kültürel, ideolojik kurumlarına egemen olan aristokratik Junker gericiliğini kabullenmek ve içselleştirmek sonucunu doğurmuştur.
Mesele gerçekten “söylem seviyesinde geçici bir taviz” olmaktan çıkıp açık bir içselleştirmeye dönmüş ve bu kabullenme SPD’nin sağcı şeflerinde açık bir “cumhuriyet” alerjisine dönüşmüştür. Bu alerji o boyuttadır ki, 1919’da krallık yıkıldığında ve bir diğer sağcı SPD şefi olan Scheidemann cumhuriyeti (mecburen) ilan ettiğini söylediğinde SPD Başkanı (ve 1914 ihanetinin baş mimarı olan) Ebert’in “yüzü öfkeden morardı ve “senin cumhuriyet ilan etmeye hakkın yok; ona Kurucu Meclis karar verir” diye onu azarladı.[24] Daha sonra karar resmileştiğinde bu cumhuriyetin ilk başkanı olacak olan Friedrich Ebert şunları söylemekten kendini alamamıştır: “Cumhuriyeti günahım kadar bile sevmiyorum!”[25]
Bu yönüyle de Alman SPD en güçlü olduğu zaman dahi varlığı gerici-aristokratik siyasetin darbelerine açık, onların hoşgörüsüne mahkûm olan ve bu yüzden tam olarak bir “alçı ayaklı dev” olmaktan kurtulamamıştır.
Güçsüzlüğü örtmek için “ortodoks Marksizm” sahtekarlığı
İkinci Enternasyonal’de en güçlü partisi olma ve Marx’ın direkt teorik-politik mirasçısı olma iddiası hasebiyle Alman SPD enternasyonalde Marksizm’in sahibi ve savunucusu rolüne soyunmuş, politik planda Bebel, teorik planda da Kautsky siyasette Marksist düşüncenin saflığını koruma adına sürekli tavır geliştirmiş ve bir dizi alanda diğer partilere “ayar verme” misyonu üstlenmiştir. Bu tavrın en somut örneği “Millerandizm” (bir sosyalistin bir burjuva hükümete katılması) konusunda yaşanmış, aslında devrimci strateji içinde pekala kullanılabilecek bu taktik “Marksizm’in saflığı” adına ele alınmış ve “mahkum” edilmiştir.[26] Bu tartışmalarda hep “Marksizm’in saflığı ve üstünlüğü” adına tavır alan Alman SPD’nin bu yaklaşımındaki çelişkiyi ve bu tavrın ardındaki ikiyüzlülüğü ilk fark etme uyanıklığı, sosyalizme bağlı olmakla birlikte Marksist teoriyle bağı zayıf olan lider ve partilerden gelmiş, bu “ortodoksluğun” ardındaki sahtekarlığı ilk keşfeden onlar olmuştur. Daha 1896 Londra Kongresi’nde bir “Fabiancı sosyalist olan ve hicivci zekâsıyla ünlenen Bernard Shaw şu ilginç yorumu yapmıştır: “Bay W.Liebknecht her türlü uzlaşmayı ‘sosyal demokratlar asla uzlaşmazlar!’ diyerek yürütüyor”.[27] 1904 Amsterdam Kongresi’nde ise Jaures SPD’ye hitaben şu muazzam doğrulukta tespiti yapmıştır:
Büyük bir partisiniz ve Almanya’nın geleceği size ait… Ancak seçim başarınıza rağmen büyük gücünüzün gerçekliği ile görüntüsü arasında büyük bir karşıtlık var. Herkesin gözünde açıktır ki sizin bu büyük seçim başarınız, propaganda için değerli olsa da çok az etkisi var; zira bunu etkili kılmak için gerekli demokratik araçları kullanmayı reddediyorsunuz…. (Alman proletaryasında) devrimci gelenek eksik. Genel oy hakkı ve demokrasiyi fethetmediler, onu yukardan aldılar ve bugün onu verenler geri almakla tehdit ediyorlar. Dolayısıyla sizin şu Saksonya’daki “kızıl krallığınızda” genel oy hakkı, hiçbir direniş imkânı olmadan elinizden alınabilir. Yayınlarınız gözümde proletaryanın en yoz çizgisini temsil ediyor…. Niçin? Çünkü devrimci geleneğiniz yok. Dünyada, bir çoğunluğu sağlasanız bile sosyalizmin hayata geçemeyeceği tek ülkesiniz. Gerçek bir parlamenter rejiminiz yok, çünkü parlamento eninde sonunda ülkenizdeki daha büyük güçlerin elinde basit bir oyuncak. Dolayısıyla ne parlamenter ne de devrimci sosyalistler değilsiniz… Körlemesine ve el yordamıyla arayışa girdiniz ve güçsüzlüğünüzü siyasi amaçları örten teorik formüllere sığınarak gizlemeye çalıştınız. Şimdi de tüm gücüyle Enternasyonali sizin anlık güçsüzlüğünüze ve eylemsizliğinize bağlama peşindesiniz.[28]
Büyük bir partisiniz ve Almanya’nın geleceği size ait… Ancak seçim başarınıza rağmen büyük gücünüzün gerçekliği ile görüntüsü arasında büyük bir karşıtlık var. Herkesin gözünde açıktır ki sizin bu büyük seçim başarınız, propaganda için değerli olsa da çok az etkisi var; zira bunu etkili kılmak için gerekli demokratik araçları kullanmayı reddediyorsunuz…. (Alman proletaryasında) devrimci gelenek eksik. Genel oy hakkı ve demokrasiyi fethetmediler, onu yukardan aldılar ve bugün onu verenler geri almakla tehdit ediyorlar. Dolayısıyla sizin şu Saksonya’daki “kızıl krallığınızda” genel oy hakkı, hiçbir direniş imkânı olmadan elinizden alınabilir. Yayınlarınız gözümde proletaryanın en yoz çizgisini temsil ediyor…. Niçin? Çünkü devrimci geleneğiniz yok. Dünyada, bir çoğunluğu sağlasanız bile sosyalizmin hayata geçemeyeceği tek ülkesiniz. Gerçek bir parlamenter rejiminiz yok, çünkü parlamento eninde sonunda ülkenizdeki daha büyük güçlerin elinde basit bir oyuncak. Dolayısıyla ne parlamenter ne de devrimci sosyalistler değilsiniz… Körlemesine ve el yordamıyla arayışa girdiniz ve güçsüzlüğünüzü siyasi amaçları örten teorik formüllere sığınarak gizlemeye çalıştınız. Şimdi de tüm gücüyle Enternasyonali sizin anlık güçsüzlüğünüze ve eylemsizliğinize bağlama peşindesiniz.[28]
Bu eleştirilere Bebel Alman partisini öven ve Fransa’yı yeren birkaç kıvrak ve hamasi cümleyle cevap verse de şunu kabul etmiştir: “Türkiye ve Rusya hariç, biz Almanlar Avrupa’da en kötü yönetilen hükümete sahibiz.”[29]
Gerçekten de SPD’nin gücünün göstergesi olarak sunulan parlamentonun (Reichstag) aslında son derece düşük olan gücü ve belirleyici siyasi gücün aristokrasiyle bütünleşmiş militarist bürokraside olması, Almanya’nın somut ve reddedilemez gerçeğiydi.
Sonuç olarak bu gerçeğin bizi götürdüğü bir diğer tespit de ortadadır: Alman solu (1914’te SPD, 1930’da Komünist Parti + SPD) son derece güçlü, örgütlü, kökleşmiş ve kitleler içinde ideolojik hegemonyası yüksek olan devasa bir gericilikle kuşatılmış durumdadır. Bu olgu:
Alman SPD’nin 1914’teki sağa kaymasının bir diğer açıklayıcı faktörü,
Aynı partinin 1918 sonrasında (hiçbir Avrupa sosyal demokrat partisinde olmayan) aşırı keskin, kan dökmeye hazır anti-komünizminin[30],
1919’da krallık yıkılıp cumhuriyet kurulduğunda bunun (Rusya’nın aksine) halkta hiçbir coşku yaratmayıp tam tersine halkın yarısının “arkadan hançerlendik” hissiyle Cumhuriyet’e nefret duymasının,
Bolşeviklerin “Alman Devrimi” rüyasıyla yaşadıkları bir ortamda en az bu devrimi yapabilecek kitle kadar, hatta ondan daha güçlü bir gerici kitlenin varlığını ve bu devrimin gerçekleşmesini engelleyen 2 ana faktörden biri olduğunu[31] anlamamızı sağlayan bir faktör durumundadır.
Alman SPD, yönetiminin bu sağ tavrı ile Hitler faşizmine karşı verilecek mücadeleyi baltalamış, aşırı düşman tavrıyla komünistlerin de kafasını bulandırarak o mantık dışı ve zararlı “sosyal faşizm” tespitlerine meşruiyet kazandırmış, faşizmin yenilgisinden sonra da Doğu kesiminde komünistlerle birleşerek Alman Sosyalist Birlik Partisi (SED) oluşturan sol sosyal demokrat Otto Grotewohl’un aksine, Batı tarafında kalan kesim, NATO ve ABD’nin emrine girerek Avrupa işçi ve sol hareketi içinde anti-komünizmin baş örgütleyicisi olmuştur (örneğin 1975’de Portekiz devrimi sonrası güçlenen Komünist Parti’nin önünü kesmek için buradaki Sosyalist Partiye milyonlarca mark aktarmıştır); bugün de Ukrayna savaşı ve İsrail konusundaki tavrıyla en tiksindirici ABD yanlısı gericiliğin bayraktarı olma özelliğini korumaktadır. 1600’lerden bugüne uzanan “Alman Karanlığı” genel Alman siyasetinin yanı sıra SPD’de de yaşamaya devam etmektedir.
İkinci Enternasyonal’in önder partisi SPD’nin, bu çöküşü ve sapmasıyla birlikte yarattığı tahribat sadece ne yazık ki Avrupa sosyal demokrat hareketinin en sağ unsuru olmasıyla kalmamıştır. Bu örgütün ve 1914’teki kırılmanın sağlıklı bir analizi o dönem yapılmamış olduğu için, yukarda zikrettiğimiz “iki Alman hastalığı”, Bolşevizm üzerinden aynen Komintern geleneğine de geçmiştir ve dünyadaki komünist partilerin büyük kısmına zarar vermeye ve ve onları kemirmeye devam etmektedir: Merkezi otoriteye tapma ve teori fetişizmi. Bu konu, KP geleneğini konu alan sonraki yazılarımızın konusu olacaktır.
[1] “Marksizm ve Parti”, John Molymeux, Belge yayınları, İstanbul, 1991, s.87
[2] “Rosa Luxemburg”, s.522
[3] “Bir Bolşeviğin Anıları”, O.Piatnizki, Oda Yayınları, İstanbul, 1978, s.47
[4] “Lenin’den Anılar”, M. Gorki, Ortam Yayınları, İstanbul, 1980, S.90
[5] 1984-87 yılları arası mühendis olarak çalıştığım NETAŞ fabrikası bunu somut örneğidir. O dönem henüz bir gecekondu bölgesi olan Ümraniye’de halk arasında yaygın olan söz “Almanya’ya gideceğinize NETAŞ’A girin” idi. Bu sektördeki bazı işçiler 1980’lerin başında yerli ve ikinci el şahsi arabaya dahi sahipti (bu ciddi bir gelir göstergesiydi). Gene de bu fabrika 12 Eylül faşist döneminde ilk grevi yapan fabrika oldu; işçiler arasında oldukça yaygın bir devrimci-sosyalist örgütlenme vardı.
[6] “Kitle Grevi, Parti, Sendikalar”, Rosa Luxemburg, Z Yayınevi, İstanbul 1990, S.56-57
[7] “History of the First International”, G.M.Stekloff, Russel&Russel, New York, 1928, s.163-164
[9] “Under the Socialist Banner…” s.30 ve s.62
[10] “Under the Socialist Banner…” s.30
[11] “Türkiye Komünist Partisi 1926 Viyana Konferansı”, çeviri: Sinan Dervişoğlu, TÜSTAV Belge, İstanbul, 2004, s. 51
[12] “History of the First International” s.160
[13] A.g.e. s.223-224
[14] “Socialisme: La Voie Européenne”. S.16
[15] “Lucky Luke 31: Tortillas Pour Les Daltons”, Dupuis, Paris, 1970, s.3 (çeviriler tarafımdan yapılmıştır)
[16] “Jean Christophe”, cilt 2, Romain Rolland, Livres de Poche, Paris 1931, S. 213
[17] “Sosyalizmin Ön Koşulları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri”, Eduard Bernstein, Yazılama Yayınları, İstanbul, 2011, s.167
[18] “Sosyalizmin Ön Koşulları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri”, s.184
[19] “İkinci Enternasyonal” James Joll, s.126
[20] “Sosyal Devrim – İhtilal 1902” Karl Kautsky, Dorlion Yayınları, Ankara, 2022,
[21] Bu “stratejiye” göre KP ve sol tek başına iktidara geçerse ABD iktidarı sabote edecekti. Bunu önlemek için KP Hristiyan Demokratlar ile birlikte hükümet kurmayı teklif etti. Böylece Hristiyan Demokratlar ABD’ye karşı komünistlere kalkan görevi görecekler, onların hükümete geçmelerinin önünü açacaklardı. Hem korkakça, hem de aptalca olan bu strateji hiçbir karşılık bulmadı ve KP kendisine 1945 sonrası 30 yıldır yöneltilen (1977’de zirveye çıkan) umutları boşa çıkardı.
[22] “Les Allemands: Double Histoire d’une Nation” Emile Ludwig, Editions de la Maison Française, 1941, New York, s.54
[23] “Hegel ve Felsefe Notları” Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Notabene Yayınları, İstanbul, 2024, s.66-68
[24] “Rosa Luxemburg” s.604
[25] “Almanya 1919: Yeni Almanya”, Imanuel Geiss, “20. Yüzyıl Tarihi”, cilt 1, Arkın Yayınevi, 1970, İstanbul, s.463
[26] Yıllar sonra 1945 zaferi ertesinde KP’ler birçok ülkede burjuva hükümetlere katılmış, bunların bazılarından tek hakim olarak, bazılarından da muhalefet adına güçlü olanaklar elde ederek çıkmışlardır.
[27] “İkinci Enternasyonal”, James Joll, s.73
[28] “Reform, Revolution and Opportunism..”, s.43
[30] Bu “kan davası” Rosa’nın sosyal demokrat Noske’ye bağlı ekip tarafından öldürülmesi ile sınırlı değildir. “1932 Temmuzu’nun ortalarında ağırlıklı olarak bir komünist bölgesi olan Hamburg’un banliyösü Altona’da polisin izin verdiği bir Nazi yürüyüşü, polisin izin vermediği komünistlerin karşı gösterisi ile çakıştı. Polis komünist göstericilere ateş açtı. 18 kişi öldü, pek çok kişi yaralandı. Yörenin polis şefi bir Sosyal Demokrattı” (“Komintern’in Alacakaranlığı” E. H. Carr, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s.84)
[31] Diğer olgu, SPD’deki gerici unsurların yanı sıra bu partide şu ya da bu oranda var olan iyi niyetli, sosyalist işçiler için bizim Bolşevik modelimizin, siyaset tarzımızın ve Sovyet sosyalizm modelinin hiçbir karşılığı ve sürükleyici cazibesi olmamasıdır. Bunu ilerde, Komintern’i ele alacağımız yazımızda açacağız.
