Devrim nedir, ne değildir? Rojava üzerinden bir tartışma
“Rojava üzerine” yürütülen tartışmalar devam ediyor. Ancak bu tartışmalar çoğu zaman teorik bir tartışma olmaktan çok karşıt siyasal pozisyonların ifadesi olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle son dönemde yaşanan askeri ve siyasal sarsıntılarla birlikte, “Rojava’da devrim diye bir şey hiç olmadı” iddiası daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.
Bu iddiayı dile getirenler aynı yerde durmuyor. Bir kısmı kendi siyasal pozisyonu nedeniyle Rojava’da yaşananları daha başından itibaren devrim olarak görmemişti. Bir kısmının bugünkü tutumu ise son dönemde yaşanan gerilemenin yarattığı hayal kırıklığından besleniyor.
Birinci yaklaşım, kendisini Marksist bir çerçevede konumlandıran, ancak önemli ölçüde ulusal soldan beslenen çevrelerde karşımıza çıkmaktadır. Bu yaklaşım açısından bölgesel ve uluslararası güçlerle kurulan ilişkiler başlı başına belirleyicidir. Tez kabaca şudur: Emperyalizmle hiçbir koşulda temas kurulamaz; emperyalist bir güçle temasın olduğu yerde devrimden söz edilemez.
Fakat mesele yalnızca emperyalizmle kurulan ilişki değildir. Aynı yaklaşım devrimi belirli bir tarihsel modele göre tanımlamaktadır. Merkezi devlet iktidarının ele geçirilmediği, üretim araçlarının kapsamlı biçimde toplumsallaştırılmadığı ve klasik anlamda sosyalist bir devletin kurulmadığı hiçbir süreç devrim olarak kabul edilmemektedir. Böylece bir hareketin programı, toplumsal dayanakları, hangi egemenlik ilişkilerini sarstığı ve ne tür yeni kurumlar yarattığı ikinci plana düşmektedir.
Buradaki sorun Marksist ölçütlerin kullanılması değil, Marksizm'in tarihsel ve diyalektik zenginliğinin tek bir devrim modeline indirgenmesidir. Devrim, esas olarak 20. yüzyıl sosyalist devrimlerinin belirli bir biçimi üzerinden tanımlandığında, bu modele uymayan bütün tarihsel deneyimler daha baştan devrim kategorisinin dışına çıkarılmaktadır.
İkinci yaklaşım ise milliyetçi çevrelerden gelmektedir. İlginç olan, bu yaklaşımın neredeyse karşıt yönden hareket ederek benzer bir sonuca ulaşmasıdır. Buna göre yaşanan gerilemenin temel nedenlerinden biri uluslararası güçlere yeterince güven verilmemesidir. Kürt ulusal taleplerinin tek ve başat program haline getirilmemesi; halkların birlikte yaşamı, sol değerler ve demokratik ulus anlayışında ısrar edilmesi stratejik bir hata olarak görülmektedir.
Bu yaklaşım açısından devrim giderek ulus-devletin kuruluşuyla özdeşleşmektedir. Bağımsız devlet yoksa devrim de yoktur. Bu ise 19. yüzyılın tarihsel ufkunu 21. yüzyıla taşıyan gecikmiş bir milliyetçiliktir. Üstelik bugünün Ortadoğu’sundaki bölgesel dengeleri ve emperyalist güçlerin ulusal sorunlar karşısındaki reel politikalarını açıklamak bakımından da yetersizdir.
Dolayısıyla birbirine karşıt görünen bu iki yaklaşım, aynı yöntemsel sorunda buluşmaktadır. Biri devrimi klasik sosyalist devlet modeliyle, diğeri ulus-devletin kuruluşuyla özdeşleştirmektedir.
Biri için sosyalist devlet yoksa, diğeri için ulusal devlet yoksa devrim de yoktur.
Oysa tarih böyle ilerlememiştir.
Devrimler steril ortamlarda gerçekleşmez. Savaşların, devletler arası rekabetlerin, bölgesel çatışmaların ve değişen güç dengelerinin içinde ortaya çıkarlar. Başat bir güçle mücadele eden hareketlerin başka devletlerle ya da uluslararası güçlerle dönemsel, taktik veya askeri ilişkiler kurmasının tarihte çok sayıda örneği vardır. Bu nedenle temas, taktik ilişki, ittifak, bağımlılık ve siyasal tabiyet arasında ayrım yapmak gerekir.
Bir hareketin başka bir güçle ilişki kurması tek başına onun devrimci niteliğini ortadan kaldırmaz. Asıl soru, bu ilişkinin hareketin siyasal programını, toplumsal dayanaklarını ve........
