Bediüzzaman ve Gaybî Sırlar
Herkeste göz var, ama görme kapasitesi farklı farklı… Herkeste kalp var, ama mazhariyeti farklı farklıdır. Gözlerinde rahatsızlık olan biri göz doktoruna gitmiş. Doktor, duvardaki levhaya işaret ederek “levhada hangi harfi görüyorsun?” diye sormuş. Adam demiş: “Doktor bey, orda levha mı var?”
Benzeri bir durum gayb âlemi için aynen geçerlidir. Çünkü gaybî sırlara mazhariyette herkes aynı derecede değildir. Bazı insanlar, bir gayb âleminin varlığından bile haberdar değilken, bazıları da gayb denizinde seyahat ederler. Gayb denizi, sislerle örtülüdür. Bu denizde gidenler çoğu kere ne önlerindeki kayaları ne de ilerdeki kıyıları göremezler. Ama bazen bir rüzgâr eser, sis bulutlarını dağıtır. İşte o zaman, gaflet uykusunda olmayanlar hem önlerindeki kayaları hem de ilerdeki kıyıları görebilirler.
İnsan kalbi çok hassas bir alıcıdır. Hem telsiz hem faks hem televizyon hem radar görevlerini yapabilen bir alet düşünelim. Kullanmasını bilen biri, böyle bir aletten ne kadar çok istifade eder. Bilmeyen ise, onu bir metal yığını olarak görür.
İşte, insanın kalbi böyle bir aletten çok daha hassas bir alıcıdır. Kalbini zikirle, tefekkürle şeffaflaştıran zatlar, pek çok gaybî sırlara mazhar olabilirler. Bediüzzaman'ın, böyle sırlara mazhar bir kişi olduğu, eserlerinden anlaşılmaktadır.
Şimdi, kendi ifadelerinden bunu görmeye çalışalım:
O'na göre, iman hakikatleri ve Kur'an'ın esasları resmi bir şekilde ve ücret karşılığında dünya muamelatı şekline sokulmaz. İlâhî bir mevhibe olan o sırlara mazhar olmak için,
-halis bir niyet,
-dünyadan ve nefsanî hazlardan sıyrılmak lazımdır.[1]
Seksen yedi yıllık bereketli bir ömürde, nefsanî hazlara tenezzül etmeyen Bediüzzaman, halis bir niyetle Kur'an'a yönelmiş, Kur'an'ın nurlarına ve sırlarına mazhar olmuştur. Bediüzzaman, Kur'an tefsîri olan Risale-i Nur için şöyle der:
"Resaili'n- Nur'un mesaili, ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil, ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor."[2]
O, “ben böyle bir eser yazayım” diye tasarlayıp düşünerek tefsirini yazmamıştır. Çoğu kere tefsirinin meseleleri kalbe gelen ilhamlar, bir kısım tevafuklar ve kalbe ihtar edilen manalarla yazılmıştır.
"Risale-i Nur, vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil. Belki ekseriyetle, Kur'an'ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracât-ı Kur'aniyedir."[3]
Yani, Risale-i Nur, Kur'an'ın feyziyle ve medediyle, Bediüzzaman'ın kalbine gelen ve Kur'an'dan çıkartılan manalar manzumesidir.
Kim ihlas ile ciddi bir şekilde istese matlubuna ulaşır. Cılız bir insan, iyi bir vücut terbiyesi ile görkemli hale gelir. Fiziğe dalan birisi, sonunda iyi bir fizikçi olur. Elektroniğe merak saran birisi, belki de pek çok yeni keşfe imza atar. Onun gibi, Kur'an'ın sırlarını merak eden ve bütün kabiliyet ve kapasitesi ile Kur’an’a yönelen birisi de Kur'an ayetlerinin pek çok sırlarına ve nurlarına mazhar olur. Başkasının göremediğini görür ve gösterir. Bu mazhariyetin bazı örneklerine bakmaya çalışalım:
Cenab-ı Hak ilahi kelimelerin sayısız oluşunu şöyle anlatır:
"De ki: Şayet denizler Rabbinin kelimeleri için mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi..."[4]
Ayetin izahında Bediüzzaman şöyle der:
"Şu ayet-i azîme, çok büyük ve çok âlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyan etmek için koca bir cilt kitap yazmak lazım gelir. Onun o kıymetler cevahirini başka zamana taliken, şimdilik yalnız birkaç gün evvel tahattur-u hakaik noktasında benim için ehemmiyetli bir zaman olan namaz tesbihatında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuaı göründü. O zamanda kaydedemedik. Gittikçe tebaud ediyordu (uzaklaşıyordu). Bütün bütün kaybolmadan evvel, o nüktenin bir cilvesini avlamak için etrafında daire-vâri birkaç kelime söyleyeceğiz..."[5]
Üstteki ifadelerden, meselemizle ilgili şu noktalar dikkat çekmektedir.
- Bediüzzaman için namaz tesbihatı, hakikatlerin hatıra gelmesi yönünden ehemmiyetli bir zamandır.
- Böyle bir zamanda, bazı hakikatler görülebilir. Fakat bunlar zamanında kaydedilmezse, gittikçe uzaklaşırlar. Kendisinin şu ifadesi de bu mealdedir.
"Maatteessüf, ben burada bütün bütün yalnız kaldığım için, çok ehemmiyetli hakikatler yazılmadan, kaydedilmeden geldiler ve gittiler.”[6]
2000-2003 yıllarında Rotterdam İslam Üniversitesinde görev yaparken, mesai arkadaşlarımızdan biri, Iraklı Edebiyat Profesörü Süleyman Hazım Hılli idi. Divanı olan bu zat, beraber olduğumuz zaman diliminde de yeni şiirler yazmıştı. Yanından kâğıt ve kalemi eksik........
