İran’ın Yalnızlığı: İçeriden İki Yaklaşım
İran’ın Yalnızlığı: İçeriden İki Yaklaşım
İran’ın Yalnızlığı: İçeriden İki Yaklaşım
İran’ın Ortadoğu politikasını anlamanın yolu, yalnızca dışarıdan yürütülen analizlerden değil, rejimin kendi iç çatışmalarından da geçmektedir. İran’ın ‘mazlumların savunucusu’ söylemi, bizzat mazlumları öldürme pratiğiyle giderek daha derin bir çelişki tablosu oluşturur. Bu gerilim, münhasıran Batılı kaynakların ürettiği bir analiz değil; kendi devrimci kuşağından figürlerin içeriden dile getirdiği bir saptamadır.
Tarih, büyük ideolojik projelerin içinde taşıdıkları çelişkiyi gecikmeli de olsa gün yüzüne çıkardığını bize öğretir. 1979 İran Devrimi de bu çelişkiyi bünyesinde barındırır: İslam adına kurulan bir düzen, zamanla bizzat İslami değerleri tartışmanın ve sorgulamanın nesnesi hâline gelmiştir. Bu sorgunun en çarpıcı örnekleri de, ironik biçimde, devrimin kendi kurucu kadrolarından yükselmiştir.[1]
Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Irak, Suriye ve Lübnan’daki İran etkisini gururla dile getiren sözleri ile reformist siyasetçi Haşimi Rafsancani’nin kızı Faize Rafsancani’nin, İran rejiminin İsrail’den daha fazla Müslüman öldürdüğüne dair ağır çıkışı, aynı coğrafyanın, aynı ideolojik mirasın ürettiği iki zıt bakışın belgelenmiş ifadeleridir.[2]
İran’ın Ortadoğu politikasını anlamanın yolu, yalnızca dışarıdan yürütülen analizlerden değil, rejimin kendi iç çatışmalarından da geçmektedir.
Kendi Kibrine Aldanmak: Ruhani Retoriği ve ‘Dört Başkent’ Sarhoşluğu
Hasan Ruhani’nin Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki İran etki alanını sahiplenen açıklamaları, münferit bir söylem değildir; bilakis Tahran’ın bu ülkelerdeki varlığını meşrulaştıran uzun soluklu resmi bir dilin parçasıdır.
“Dört Arap başkentini yönetiyoruz” (veya “Elimizde tutuyoruz”) şeklindeki meşhur açıklamayı yapan ilk İranlı yetkili, dönemin Tahran milletvekili (şu anki Tahran Belediye Başkanı) Ali Rıza Zakani’dir. Zakani, bu açıklamayı Eylül 2014’te, Yemen’in başkenti Sana’nın Husiler tarafından ele geçirilmesinin ardından yapmıştır. Bu ifade, bölgedeki İran nüfuzunu tanımlamak için kullanılan en sembolik ve tartışmalı sözlerden biri haline gelmiştir.
Bu konudaki bir diğer benzer ve yankı uyandıran açıklama ise dönemin İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin danışmanı Ali Yunusi tarafından yapılmıştır. Yunusi, 2015 yılında “İran’ın tarihsel bir imparatorluk olduğunu ve başkentinin bugün olduğu gibi geçmişte de Bağdat olduğunu” söyleyerek büyük bir diplomatik krize yol açmıştı.
Bu dil, İran’ın bölgedeki rolünü bir emperyal çıkar hesabı olarak değil, ‘İslam’ın ve mazlumların savunuculuğu’ şeklinde sunar. Mezhepsel dinamikler bu söylemde araçsal bir işlev görür; Şii kimliği, bölgesel nüfuz için kavramsal bir kaldıraç olarak kullanılır.
Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nün eski komutanı General Kasım Süleymani ise bu söylemde en iddialı sesi temsil etmiştir. Süleymani, kamuoyuna açık pek çok konuşmasında Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana’nın artık Tahran’ın etki alanına girdiğini açıkça ifade etmiştir. Ona göre bu, İslam devriminin coğrafi tecellisi, Velayet-i Fakih’in fiilî uzanımıdır.[3]
Hizbullah Söylemi: Nasrallah’ın İran Bağlılığı
Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, bu söylemin Lübnan ayağını oluşturur. Nasrallah, kamuoyu önündeki pek çok konuşmasında Hizbullah’ın İran’ın bir vekil gücü değil, ‘ilahî bir proje’nin parçası olduğunu savunmuştur. Suriye iç savaşında Esed rejimine sınırsız destek veren Hizbullah cihatçılarının varlığı, bu argümanın pratik karşılığıdır. Nasrallah, bu angajmanı dinî bir yükümlülük olarak meşrulaştırmış; Suriye’yi “direniş ekseninin kalbi” olarak nitelendirmiştir.[4]
Resmi İran söyleminin bu üç örneği—Ruhani, Süleymani ve Nasrallah—bölgesel varlığı bir zafer anlatısıyla kuşatmaktadır. Bu anlatıda Suriye’deki sivil kayıplar, Yemen’deki açlık ve Irak’taki siyasi istikrarsızlık ya görmezden gelinir ya da ’emperyalist güçlere karşı verilen savaşın kaçınılmaz bedeli’ olarak sunulur.
Vicdan Muhasebesi: İçeriden Yükselen Eleştiriler
Faize Rafsancani’nin Cesur Çıkışı
Haşimi Rafsancani’nin kızı Faize Rafsancani’nin açıklamaları, olağan bir muhalefet sesinin çok ötesindedir; bu sözler, devrimin bizzat kendi kızından yükselmektedir. Faize, özellikle 2015–2016 yılları arasındaki röportajlarında İran rejiminin bölgesel sorumluluğuna ilişkin son derece ağır bir hesaplaşma ortaya koymuştur:
“İsrail ve ABD gibi olanlardan daha suçluyuz. Artık ‘İsrail kötü, Şah kötü’ diyemeyiz; çünkü şimdi onlardan daha kötüyüz. Bölgeye felaketler yaşattık, hiçbiri bu kadarına sebep olmadı. Yalnızca Suriye’de 500 bin kişinin ölümüne sebep olduk. Yedi yıldır süren Yemen iç savaşında Müslümanların katledilmesinde rolümüz var. İsrailliler tarafından öldürülen Filistinlileri eklersek sayı 100–200 bini aşmıyor. İran rejimi olarak İsrail’den daha fazla Müslüman öldürdük.”
Bu sözler, salt bir siyasi eleştiri değil, aynı zamanda derin bir ahlaki özeleştiridir. Faize Rafsancani, İran’ın ‘dış düşmanla mücadele’ söylemini kendi iç verilerle çürütmekte; ölü sayılarını karşılaştırmalı bir şekilde gündeme getirerek rejimi tutarsızlıkla yüzleştirmektedir.
Faize’nin bu cesaretinin bedelini ödediğini de belirtmek gerekir. Babasının hayattayken bile —Haşimi Rafsancani, 2017 yılında tartışmalı koşullarda hayatını kaybetmiştir— hem kendisi hem de kardeşleri defalarca ev hapsine mahkûm edilmiş, siyaset yasağına maruz kalmıştır. Babasının ölümü hakkındaki şüpheler kamuoyunda yaygın kabul görmekte; çevreler, ölümden doğrudan Ali Hamaney’in sorumlu olduğunu ileri sürmektedir.
Yeşil Hareket ve Reformistlerin Sesi: Musevi ve Kerrubi
2009 seçimlerinin ardından patlak veren Yeşil Hareket, İran’daki iç çelişkinin en görünür toplumsal dışavurumlarından biridir. Hareketin önderleri Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi, salt seçim hilesi üzerine değil, rejimin daha geniş ahlaki meşruiyet krizinin üzerine de konuşmuşlardır. Musevi, defalarca yazdığı açık mektuplarda dış politikadaki askeri müdahalelerin iç özgürlüklerin bastırılmasıyla koşut ilerlediğini vurgulamıştır.[5]
Her iki lider de hâlâ ev hapsinde tutulmaktadır. Bu durum, Tahran’ın kendi içinden yükselen sesleri ne kadar tahammülsüzce karşıladığının somut göstergesidir. Musevi ve Kerrubi’nin sessizleştirilmesi, bölgesel politika eleştirisinin önündeki en güçlü barikatın kurumsal baskı olduğunu ortaya koymaktadır.
Abdülkerim Surûş: Velayet-i Fakih’in Ahlaki Sorunu
İran’ın en özgün entelektüel figürlerinden biri olan Abdülkerim Surûş, Velayet-i Fakih sisteminin hem teolojik hem de ahlaki dayanaklarını sorgulamıştır. Surûş’a göre dini iktidarın siyasi otoriteyle bu denli özdeşleşmesi, İslami vicdanı araçsallaştırmakta; ‘Allah adına’ alınan kararları eleştirinin dışına çıkarmaktadır. Bu sistem içinde dış politika hataları, teolojiyle perdelenerek muhasebeden muaf tutulmaktadır.[6]
Surûş, bu bağlamda “yönetimin ilahi değil insani olduğunu” savunur ve dinin siyasete alet edilmesinin dini kendisine zarar verdiğini göstermiştir. İran’ın bölgesel politikasındaki insani maliyetleri, ona göre, iktidarın dinden meşruiyet devşirmesinin kaçınılmaz sonuçlarından biridir.
Mukteda Es-Sadr: Irak’tan Bir İtiraz
Eleştiri yalnızca İran içinden gelmemektedir. Irak Şii siyasetinin önemli figürü Mukteda es-Sadr, İran’ın Irak’taki vekâlet ağlarına açıkça mesafe koymuştur. Es-Sadr’a göre İran’ın Irak’taki siyasi müdahalesi, Şii kimliğini araçsallaştırarak Irak’ı bağımsız bir devlet olmaktan çıkarmaktadır. Bu yaklaşım, İran’ın ‘Irak’taki Şiilerin hamisi’ söylemini doğrudan boşa düşürmektedir.[7]
Es-Sadr’ın İran karşıtı duruşu, Irak’ın milliyetçi Şii çizgisini temsil eder. Bu tutum, özellikle 2020 sonrasında seçim süreçlerinde belirgin biçimde öne çıkmıştır. İran’ın Şii dayanışması söyleminin fiilen bölgedeki Şii topluluklar tarafından da sorgulandığının önemli bir örneğidir.
Sayıların Tanıklığı: İnsani Maliyet
Faize Rafsancani’nin ileri sürdüğü........
