İçimdeki Yer
İçimi oturulabilir bir ev gibi yeniden düzenlemeliyim. Eski duyguları yirmi yıllık uykudan uyandırmalı. İç kaplamaları pek de fazla harap olmamış zaten. Biraz çabayla rahatça yaşanabilir bir yer haline gelebilir sanıyorum. Sol yanını çiçekle donatıp, sağ yanına bir şiir köşesi yapmalı. Oraya varmanın tüm yolları temizlenmeli. Böylece toprağın öğüdünü yerine getirip saati saatin, günü günün, mevsimi mevsimin içinde hiç fark ettirmeden eritebilir, toprağımı mayalanmaya yeniden hazır hale getirebilirim.
Ama daha önce geleneklere, kültüre uymayan bir ahlâk kurmalıyım. Öyle anlaşılıyor ki, kendimden eksiksiz bir biçimde faydalanmam için bunu yapmalı, akla çok da fazla bel bağlamamalıyım. Zira aklın dalgası tıpkı sel taşkını gibi tüm yaşamı, duyguları silip süpürüyor. Bunu yapmadığı zamanlarda, beni yönetiyor, denetliyor, öğütler veriyor. Dahası kendini vazgeçilmez sevgili sanıyor. Zira her kişide akıl kendi güzelliğine hayran. En küçük eleştiride hayatının tehlikede olduğunu düşünür akıl. O yüzden ben “yatırımı” akla değil, kalbe yapmaktan yanayım. Çünkü böyle yapınca uzun vadede cüzdan değil ama hayat kazanıyor, bunu biliyorum. İşte bu nedenle toz kondurmuyor, üzerindeki bulutları üflüyorum sürekli. Aksi takdirde içimi nasıl yeniden düzenlemeye hazır hale getirebilirim ki. Bu arada bir hatamla da yüzleşiyorum. Orada geleni-gideni ağırlayarak ona öç alınacak bir düşman gibi davranmışım bilmeden.
İçimin yaşanabilir bir yer haline gelebilmesi için daha önce işe koyulmadığım için kendime kızıyorum. Sonuçta iyi kentler meydanlarıyla anıldığı gibi, iyi insanlar da içleriyle anılmalıydı. Başka nasıl iç içe yaşayabilirdik “öteki”yle. İçimin bana verdiği yetkiye dayanarak onu hep bir........
