Makul ve mümkün çerçeve
Bugün siyaset, paradoksal bir biçimde her yerdedir; fakat aynı anda hiçbir yerdedir. Gündelik hayatın en küçük ayrıntısına kadar sirayet eden bir dil üretirken, insanın hakiki varoluşuna, kırılganlığına, yoksunluklarına ve umutlarına temas edemez hâldedir. Meydanlar doludur, ekranlar konuşur, sosyal medya sürekli bir siyasal gürültü üretir; ancak bütün bu yoğunluk, sahici bir siyasal tecrübeye değil, daha çok tekrara, tükenmişliğe ve anlamsal yoksullaşmaya işaret eder. Bugünün siyaset sahnesinde yeni bir sözün, yeni bir tavrın ya da yeni bir siyaset etme biçiminin ortaya çıkamaması, bir tesadüf değil; derin bir düşünsel ve ahlaki krizin sonucudur.
Bu kriz, yalnızca aktörlerin yetersizliğiyle ya da kurumsal sorunlarla açıklanamaz. Asıl mesele, siyasetin makul olanla mümkün olan arasındaki bağını kaybetmiş olmasıdır. Siyaset ya “makul” adına hayattan kopuk, steril ve teknokratik bir dile hapsolmakta ya da “mümkün” adına ilkesiz bir pragmatizme savrulmaktadır. Her iki durumda da siyaset, insanı merkeze alan bir anlam üretme kapasitesini yitirmektedir.
Sözün yitiminden gürültünün iktidarına giden bir süreçten bahsediyoruz. Siyasetin en temel aracı sözdür. Ancak bugün söz, anlam üretme yetisini kaybetmiş; yerini sloganlara, ezberlere ve refleksif tepkilere bırakmıştır. Söz artık düşüncenin taşıyıcısı değil, saf bir mobilizasyon aracıdır. Bu nedenle yeni bir söz üretilememektedir; çünkü sözün kendisi, hakikatle kurduğu bağdan kopmuştur.
Modern siyaset, özellikle son yıllarda, sözü riskli bir alan olarak görmeye başlamıştır. Hakikat iddiası taşımayan, sorumluluk üretmeyen, yalnızca aidiyetleri tahkim eden bir dil tercih edilmektedir. Bu dil, insanı muhatap almaz; kitleyi hedefler. Kitle ise anlam aramaz, teyit ister. Böyle bir atmosferde siyaset, insanın varoluşsal sorularına temas edemez hâle gelir: “Nasıl yaşamalıyım?”, “Adalet nedir?”, “Bu toplumda benim yerim neresi?” gibi sorular siyasal alanın dışına itilmiştir.
Oysa siyaset, tarihsel olarak tam da bu soruların etrafında şekillenmişti. Bugün ise siyaset, hayatın ontolojik derinliğinden kopmuş, yalnızca yönetim tekniklerine indirgenmiştir. “Makul” kavramı, günümüzde çoğu zaman akılcılıkla değil, risk almama refleksiyle özdeşleştirilmektedir. Makul olan, rahatsız etmeyen; çatışma üretmeyen, mevcut dengeleri sarsmayan bir tutum olarak kodlanmaktadır. Bu durum, siyaseti steril bir yönetişim faaliyetine indirger. İnsan burada bir özne değil, bir veri setidir. Öte yandan “mümkün” olan, ilkesiz bir gerçekçilik anlayışıyla tanımlanmaktadır. Güç ilişkilerinin dayattığı sınırlar, siyasetin doğal hudutları olarak kabul edilmekte; bu sınırları zorlamak ise “romantizm” ya da “saflık” olarak yaftalanmaktadır. Böylece siyaset, kendisini aşma iradesini kaybeder.
Oysa siyasal olan, tam da makul ile mümkün arasındaki yaratıcı gerilimde ortaya çıkar. Siyaseti hayata dokunur kılan şey ne soyut idealler ne de çıplak güç hesaplarıdır; bu ikisi arasında kurulan ahlaki ve düşünsel köprüdür. Bugün bu köprü yıkılmıştır. İnsanın siyasetten düşmesi anlamına gelen bu yıkım siyaseti de işlevsizleştirmiştir. Bugün siyasetin insana dokunamamasının en temel nedeni, insanın siyasal tahayyülden dışlanmış olmasıdır. İnsan artık bir hikâye değildir; bir istatistiktir. Yoksulluk, adaletsizlik, güvencesizlik gibi olgular bile soyut göstergeler hâlinde ele alınmaktadır. İnsan deneyimi, siyasal dilde karşılığını bulamamaktadır.
Siyaset, insanı ahlaki bir varlık olarak değil, yönetilmesi gereken bir nesne olarak görmektedir. Bu bakış, siyaseti kaçınılmaz olarak teknokratik, otoriter ya da popülist formlara sürükler. Popülizm, insana dokunduğunu iddia eder; fakat onu özneleştirmez, yalnızca duygularını istismar eder. Bu durumda eksik olan şey aynıdır: insanı merkeze alan bir anlam siyaseti.
Yeni bir siyaset etme biçiminin ortaya çıkamamasının bir diğer nedeni, entelektüel alanın siyasetten kopuşudur. Entelektüel ya tamamen marjinalleşmiş ya da bürokratik aklın hizmetine girmiştir. Düşünce, eleştirel ve kurucu niteliğini yitirerek teknik raporlara, kısa analizlere ve konjonktürel pozisyonlara indirgenmiştir. Entelektüel cesaretin yerini entelektüel konfor almıştır. Bu konfor alanında siyaset eleştirilebilir, fakat dönüştürülemez. Yeni bir söz üretmek, risk almayı gerektirir; dışlanmayı, yanlış anlaşılmayı ve yalnız kalmayı göze almayı gerektirir. Bugün bu bedeli ödemeye hazır bir düşünsel iklim yoktur.
Siyaset, hayatla temasını yitirdiğinde, ritüellere dönüşür. Seçimler yapılır, programlar açıklanır, vaatler sıralanır; fakat hayatın kendisi değişmez. İnsanlar, siyaseti izler ama onunla yaşamaz. Bu yabancılaşma, siyasetin meşruiyet krizini derinleştirir. Hayata dokunmayan siyaset, eninde sonunda güven kaybına uğrar. İnsanlar siyaseti, sorun çözme alanı değil, sorun üretme alanı olarak görmeye başlar. Bu da ya apatiye ya da radikal tepkilere yol açar.
“Eksik olan nedir?” sorusu başucumuzda sürekli asılı durmaktadır. Eksik olan şey, teknik olarak yeni bir program ya da yeni bir lider değildir. Eksik olan şey, ahlaki ve düşünsel bir yön duygusudur. Siyaset, yeniden insanın anlam arayışıyla temas kurmak zorundadır. Bu, romantik bir çağrı değil; makul ve mümkün bir zorunluluktur. “Makul ve mümkün çerçeve”, tam da burada bir imkân sunar. Bu çerçeve, siyaseti ne soyut ideallerin ne de çıplak gerçekçiliğin esiri kılar. Aksine, siyaseti insanın onuru, adalet duygusu ve ortak hayat tahayyülü etrafında yeniden düşünmeye davet eder.
Yeni bir siyaset, insanı yeniden ciddiye alan bir siyaset olmak zorundadır. Hayatı yalnızca yönetilecek bir alan değil, anlamla kurulacak bir ortaklık olarak gören bir siyaset… Bugün eksik olan budur. Ve belki de asıl soru şudur: Siyaset, yeniden insana dokunmaya cesaret edebilecek mi? Bu cesaret olmadan ne yeni bir söz mümkündür ne de yeni bir siyaset. Hoşça bakın zatınıza…
