Hoşgörünün başşehri Mardin
Burası Mezopotamya ve Anadolu arasındaki ticaret yollarının kavşağı, aşkın taşa işlendiği Mardin... Vakit, tıpkı bir pîr-i fânînin simâsındaki yaşanmışlığın izlerini hayretler içerisinde seyrede seyrede tarihin derinliklerine inme vakti...
Bu şehre ruh veren uygarlık ve medeniyetleri oluşturanlarla hasbihâl etme imkânımız yok belki, ammavelâkin onlardan kalan kadîm mirasın anlattıklarıyla asırlar öncesine yaşananlara şahitlik için seyrüseferdeyiz. Anlatılanlar arasında o kadar çok mitoloji, efsane, masal, hikâye ve tarihî olay var ki, bu seyahatte sadece özetin özetini serdetmekle yetineceğiz.
Şehirler her daim çok şey anlatır; kulak verip dinlediğinizde, gözlerinizi kaçırmadan seyrettiğinizde... İşte bu sebeple yine kadîm bir beldenin kalbindeyiz... İnsana hayat bahşeden Allah’ın saymakla bitirilemeyecek nimetlerinin bolca olduğu, dillerin, dinlerin ve kültürlerin huzur içinde birbirine yârenlik ettiği “Kil Mührü”nün bânisi Mardin’deyiz...
Bakalım dilden dile, kulaktan kulağa, nesilden nesile anlatılan efsanelerin; evlerin damlarından sokaklara dökülen masalların; her taşın, evin ve sokağın arasında hayat bulan hikâyelerin yaşandığı şehirde nelerle karşılaşacağız...
Binlerce yıllık bir pîr-i fâninin simâsını andıran şehrin geçmişinde o kadar çok kadîm ifade var ki, kelimelere dökebilmek oldukça zor. Fakat bu zorluğa rağmen Sümerlerden Akadlara, Babillerden Mitanni ve Hurrilere, Romalılardan Bizanslılara, Emevîlerden Hamdanîlere, Selçuklulardan Zengîlere, Artuklulardan İlhanlılara, Timurlulardan Karakoyunlulara, Akkoyunlulardan Safavîlere, Osmanlılardan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar birçok uygarlık ve medeniyete kucağını açan, sarıp sarmalayan, hem ruhunu hem de bedenini doyuran bu şehrin güzelliklerini paylaşmak muradımız...
Süryânîlerden Yezîdîlere, Zazalardan Kürtlere, Türklerden Araplara, Ermenilerden Şemsîlere, Yahudilerden Domlara, Çeçenlerden Keldanîlere ve Nestûrîlere kadar birçok millete yurt olan; Selmân-ı Fârisî’den Zeynel Abidin’e, Mor Yakup’dan Mor Efrem’e, İsmâil bin er-Rezzâz el-Cezerî’den Aziz Sancar’a kadar birçok ilim ve bilim insanını bağrında barındıran bu kadîm topraklar sırlarıyla insanlığın varoluşuna şahitlik etmenin erdemli duruşunu sergiliyor...
Türkiye İnternet Gazeteciliği Derneği (TİGAD) Genel Başkanı Okan Geçgel’in öncülüğünde, Mardin İl Temsilcisi (Mardin Haber) Murat Akgül’ün organizasyonuyla 9-12 Nisan 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilen 11. Dijital Habercilik ve Medya Çalıştayı ve Kültürel Gezisi Programı için yurdun 4 iklim, 7 bölgesinden 100’ün üzerinde meslektaşımızla kalkıp geldiğimiz, bu şehrin bağrında sırlayıp sakladığı, dost bilip paylaştığı mâziye ve dahi âtiye dair ne varsa kadîmlikle modernlik arasındaki gelgitleri sizleri de şahit tutarak aktarmaya gayret edeceğiz...
İNSANLIĞIN GELİŞİP BÜYÜDÜĞÜ TOPRAKLAR...
Yazımızın hemen başında belirtelim, şu ânâ kadar bir bütünün parçaları olmakla birlikte apayrı özellikleriyle eski ve yeniden oluşan iki şehre tanıklık ettik; birincisi Afyonkarahisar ikincisi ise Mardin.
Evet burası Mardin; insanlığın beşiği ve dahi gelişip büyüdüğü topraklar. Tarımdan yazıya, sanattan ticarete, ilimden bilime, kültürden inanca kadar birçok hazineyi gelecek nesillere miras bırakarak fâni dünyadan berzah âlemine göçenlerin yurdu. Mardin, tarih içinde tarih, katman katman, indikçe derinleşen, derinleştikçe kadîmleşen bir şehir.
Dünya insanlık tarihi boyunca değişimle birlikte gelişim göstermiş, bununla birlikte her çağ yeni bir çağı doğurmuş. Kuzey Mezopotamya’nın önemli şehri olan Mardin, Musteryen Dönemi’nden (Eski Taş Çağı’nın ortalarından başlayıp Orta Taş Çağı’nın -Orta Paleolitik- ortalarına kadar tarihlenen dönem- M.Ö. 50.000) beri yerleşim alanı olmuş. Daha sonra hububat üretimiyle birlikte önemi daha da artmış.
Çömlek, hububat ve evcil hayvanlar, tekerlekli araçlar, taş kaplamalı yollar, tonoz ustalığı ve yüksek dereceli fırınlardan oluşan arkeolojik bulgularda bölgenin sürekli yerleşim başlangıcının M.Ö. 6 bin 750’e kadar dayandığı kanıtlanmış.
Mezopotamya ve özellikle Mardin’in en eski yerleşimcilerinin, M.Ö. 3000’in sonlarına doğru Kuzey Mezopotamya’da görülen ve Hurrilerin ataları veya yakın akrabaları Subarular olduğu tespit edilmiş. Bu dönem sonrası bölgede yaşayan Sümerler, şehir devletleri kurarken binalarda taş kullanmakla birlikte silindirik taş ve kilden mülhem mühür ve yazının ortaya çıkışını sağlamış. Bu anlamda bölge yazıya geçiş ve dil bilgisi kurallarının gelişmesinde büyük bir rol oynamış.
SÜMERLERİN FERYADI: “TANRIM BİZİ AFFET!..”
Bu gelişmelerle birlikte Mezopotamya’da yüksek bir uygarlık kuran Sümerler, şehirlerine Arabistan’ın içlerinden göç eden Akadların bir buçuk asır sonra güçlü konuma gelmesiyle demografik sıkıntılara maruz kalır. Akadlar, kendilerine kucak açan Sümerlerin şehirlerini yakıp yıkmakla kalmayıp; canlarına kastedip, devletlerini ortadan kaldırıp, uygarlıklarının üzerine çöker. (Sümerler son dönemlerinde bir kil tablete şu notu düşer: “Fark edemedik, geç kaldık aman tanrım bu vahşiler hepimizi yok edecek. Tanrım bizi affet!..”)
Akad Hanedanlığı’nın (M.Ö. 2334-2154) ortaya çıkışı ile Mezopotamya ve özellikle Mardin tarihinde 2350 yılı dönüm noktası olur. Mezopotamya toprakları üzerinde ilk defa bir imparatorluk yükselir; Sargon, Rimuş, Maniştusu, Naram-Sin ve Şar-Kali-Şarri gibi Akadların en önemli yöneticileri bölgede yaklaşık bir buçuk asır hüküm sürer.
İç karışıklıklar, doğal afetler ve dış baskılar karşısında varlık gösteremeyen Akad İmparatorluğu’nun........
