Parfüm gibi bir sabah
Önce bir not: Bu yazıyı okurken şişeyi açmanıza gerek yok.
Çünkü koku zaten burada. Kelimelerin arasında, virgüllerin soluk aldığı yerlerde, noktaların duraksadığı anlarda. Burnu olan okusun diyeceğim ama hayır, burnu olmayan da okusun. Çünkü koku yalnızca burunla alınmaz. Bazen yüreğin en eski rafından gelir. Bazen bir ismin sesi gibi çarpar yüzünüze. Bazen annenizin mutfağı, bazen toprağın çamur sanılan özü, bazen bir şehrin sabah namazından arta kalan sessizliği. Belki de bu yüzden insanlar parfüm alır; şişeyi değil, o anı satın almak için.
Üst nota, sabah ezanının henüz dağılmadığı o yarım dakika. Minareden inen ses en sevdiğinizin saç teli gibi incedir ve her şeyin üzerine konar: çatılara, çınar yapraklarına, uyuyan çocukların saçlarına. Siz daha gözlerinizi açmadan o koku içeri girer. Camın soğukluğu, demliğin dumanı, ekmeğin henüz pişmediği ama pişeceğini vaat eden sıcaklık. Üst nota böyledir; ilk çarpar, en güçlü hissettirir, ama en çabuk da o geçer. Asıl soru şudur: altında ne var?
Orta nota, ellerin kokusu. Babam yalnız kaldığında tütün kokardı; ama o hep yalnız kalmayı seven biri değildi ki. Aslında babamın asıl kokusu ud ve miskti, kendine has tonlarıyla, hiçbir şişede bulamayacağınız o karışımla. Kapıdan girdiğinde bütün ev onun kokusunu fark ederdi, o fark etmeden. Ama ellerine bakarsanız asıl hikaye oradadır: bakır ve zanaat, metalin o soğuk ve dürüst kokusu, emeğin saat kaç olduğunu söylemeden anlatan o iz. İnsanın elleri yalan söylemez. Eller her şeyi söyler; neyi tuttuğunu, neyi........
