Her şeyi okumamak lazım
Geçen hafta kütüphanenin önünde hayal kuruyordum. Deniz kokusu uzaktan geliyordu, tuzlu ve hafif, sanki bir hatırlatma gibiydi. Bu şehirde son günlerde "kütüphane" kelimesi bambaşka bir yere düştü zihinlerde. Beşiktaş'tan Etiler'e, Bebek'ten Kuruçeşme'ye, Sarıyer'e uzanan o gecenin sabahında herkes aynı soruyu sordu: Hangi kütüphane? Cumhurbaşkanı dün tam bunu söylüyordu, "yuvaları dağıtan, ocakları söndüren bağımlılık illeti" artık en beklenmedik mekanlarda, en beklenmedik kapılardan giriyor. Ben o sabah başka bir kütüphaneye adım attım. Alman ekolü cinsinden bir kütüphaneye.
İçeri girince gül ağacı tonlarındaki parkelerde usulca ilerlemeye başladım. Buram buram kitap kokusu sardı her yanımı. İçimden geçirdim: Her şeyi koklamak olmaz. Ünsiyet peyda olur.
Tam o sırada gözüm bir kıza ilişti. Kütüphane görevlisine bir şeyler sordu, görevli eliyle işaret etti: "Şu haki ceketli adama sor." Kızın spor ayakkabılarının silikon tabanı ahşapla buluştukça usul usul bir tempo tutturdu, sanki hayalinde yarım bıraktığı kitaplar ona kılavuzluk ediyordu. Gözlerinde garip bir ışık vardı, edebiyatın henüz bozulmamış o ilk masumiyeti. Ben köşemden izliyordum. İçimden: Yabu, ne buluyorlar burada sabahtan akşama kadar?
"Abi, ne okumalıyım?"
Kütüphane mütevellisi kitabından başını kaldırdı. Acele etmedi, o yorgun bilgelikle bir an baktı kıza:
"Sen ne okuyorsun genelde?"
Genç kız hafif bir gururla karşılık verdi, sanki elindeki en büyük........
