Havada asılı kalan mermi
Güneşin altında ağır ağır akan nehrin kıyısında duran adam, suyun yüzeyinde sadece kendi yansımasını değil, gelip geçmiş binlerce yüzü görüyordu. Bir an için suya adım atıp akışı tersine çevirebileceğine, 28 Şubat günündeki o karanlık güne dönüp ateşlenen bir mermiyi havada durdurabileceğine inandı. Aynı anlarda, dünyanın bir başka ucunda, yıkılmış bir imparatorluğun ıssız konağında, üzerine dedesinin entarisini geçirmiş bir adam konserve yiyerek ölülerle konuşuyordu. Biri zamanı geri alıp tarihi yeniden yazabileceğini sanıyor, diğeri ise gerçeği yalnızca ölülerin bildiğine, yaşayanların hayata dair hiçbir şey anlamadığına kani oluyordu.
Zaman, içinden geçip gittiğimiz bir nehir mi, yoksa bizi yutan karanlık bir girdap mıdır?
Bu iki silüet, coğrafyalarla ve çağlarla ayrılmış olsalar da, insanlığın o en eski yanılgısında birleşiyorlardı: Geçmişe hükmetme arzusu. Oysa geçmiş, yabancı bir ülkedir; orada işler bambaşka yürür ve o topraklara vizesiz girilemez.
Bu yalnızca nehir kıyısındaki adamın ya da ıssız konaktaki adamın yanılgısı değil. Aynı arzu, kürsülere taşınır, tutanaklara geçer, yasalara dönüşür.
Birinci meclis grubu, tarihin hatalarını bugün alınacak kararlarla geçmişe dönük olarak düzelteceklerini ilan etti. Karşı cephenin yanıtı ise aynı tutanaklara başka bir şerh düştü: Dün kapanmış........
