İsmail Fatih Ceylan yazdı: Alihan Kuriş’in mavi takkeliler cemaati
Son güncelleme: 16 Ağustos 2026 -
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Alihan Kuriş’in mavi takkeliler cemaati
16 Ağustos 2026 Pazar
Tercih edilen kaynak olarak ekle
Her an gelebilecek bir operasyon endişesi, Süleyman Efendi’nin torunları arasında yaşanan aile içi savaş, diğer yandan cemaat içinden savcılara bilgi aktaran kişilerin olması, Alihan Kuriş’e bağlı mavi takkeli Süleymancılara uzun zamandır tedirgin günler yaşatıyordu.
Aslında 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından FETÖ’den sonra sıranın Süleymancılara geleceği konusunda kamuoyunda büyük bir beklenti oluşmuştu. Özellikle Ak Partililer sıkça bu konuda yazıp çiziyorlardı. Bu beklentinin kendine göre sebepleri vardı.
15 Temmuz darbe girişimi esnasında Süleymancıların tavrı “darbecilerin gizli destekçisi” gibi algılandı. Çünkü gerek sözle gerek mesajlarla darbeye karşı sokağa çıkılmaması konusunda çevrelerine uyarılar yaptıklarına dair yaygın bir görüş vardı.
O gün ve ertesi günlerden itibaren aylarca süren bu söylentiler, Süleymancılara yönelik operasyon yapılacağı kanaatini güçlendiriyordu. Fakat bu beklentilere rağmen gerçekleşmedi. Bu çoğu insanda hayal kırıklığı yaşattı. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (tam zamanıyken) Süleymancılara yönelik operasyon yapmamasına kızanlar oldu. “FETÖ’den farksız bir yapı olan Süleymancıların üstüne gidilmemesi ileride hem Erdoğan’ın hem ülkenin başına dert açacağı” konuşmaları yapıldı.
Buna kızanlar, hayıflananlar olduğu gibi, “Reis zamanını bekliyordur, vardır bir bildiği” diyenler de vardı. Kimileri de onlara neden operasyon yapılmadığına dair iddialar ortaya koyuyordu.
Süleymancılara operasyon yapılmamasının en büyük gerekçesi, her tarafı kaplamış, neredeyse ülkeyi ele geçirmiş Fetullahçılar temizlenmişken, bir büyük cemaate daha yapılacak operasyon halk tarafından yanlış anlaşılabilirdi. Cepheyi büyütmemek, “Ak Parti veya Erdoğan cemaatlere düşman” gibi bir söylentiye yol açılmamak gerekirdi.
İkinci gerekçe Süleymancıların hepsi bir değildi. Bir bölümü “devletin vatanın” hükümetin yanındaydı. Çoğunluğu böyle olmasa da hükümetin yanında duran Süleymancı kitle gücendirilebilirdi.
Üçüncü gerekçe ise, bir rivayete göre Tayyip Erdoğan’ın kendisi çocukken Süleymancı kurslara gidip gelmişti. Dahası annesi Tenzili Hanım, Süleyman Efendi’ye muhabbeti olan biriydi, bazı rivayetlere göre Tenzile Hanım Süleyman Efendi’ye bağlıydı. O yüzden kabrinin Süleyman Efendi’nin yanında olmasını vasiyet etmişti. Erdoğan bu duygusal nedenlerle hükümetin aleyhinde olmalarına rağmen onlara müsamaha gösteriyordu. Onlar Fethullahçılar gibi paralel yapı kurmamışlardı, sadece muhaliftiler.
Neden operasyon yapılmıyor sorularına aşağı yukarı bu tarz cevaplar veriliyordu.
Sadece Ak Partililer, Milli Görüş kökenliler, hükûmeti destekleyenler değil, muhalifler de Süleymancılara operasyon yapılması beklentisindeydi. Özellikle Aydınlık gazetesi çevresi, TİP, HKP gibi mitinglerde sık görülen sol partiler, sadece Süleymancıların değil, bütün dini yapıların, tarikatların, cemaatlerin kökünden kazılmasını istiyorlardı. CHP genel itibarıyla bu yönde belirgin bir karşıtlık göstermiyordu ama bu partinin içinde Aydınlıkçılar kadar sert bir Kemalist damar vardı. Hatta YENİ Parti’ye geçen Murat Bakan, Halk TV’de bütün tarikatların ve cemaatlerin kapatılması gerektiğini birkaç gün önce açıkça söyledi.
Milli Görüşçüler Süleyman Efendi’yi sevdiler Süleymancıları sevmediler
Bu süreçte Fethullahçılar, Süleymancılar, Yeni Asyacılar, hükümeti Aydınlık gazetesinin ve Doğu Perinçek’in etkisinde olduğunu iddia eden yayınlar yaptılar, hala yapıyorlar. Onlara göre, Erdoğan’ı yönlendiren Doğu Perinçek’ti, Perinçek karanlık adamdı, derin devletin adamıydı, Erdoğan ona boğun eğiyordu. Oysa ne Erdoğan ne Ak Partililer Perinçek’i ciddiye almazlar. Doğu Perinçek 28 Şubat sürecinde darbeyi büyük bir coşkuyla desteklemiş, hatta Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde “Kılık Kıyafet Devrimi uygulansın” yürüyüşleri yapmıştı. Ama özellikle Fethullahçılar ve Alihan Kuruşi’ye bağlı Süleymancılar, hükümeti Perinçek yönlendiriyor gibi bir imaj vermeye çalışıyor.
Necmettin Erbakan siyasete atıldığında sadece siyasi rakipleriyle mücadele etmemişti. MNP ve özellikle MSP dönemlerinde, Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’ni destekleyen iki büyük cemaat Nurcular ve Süleymancılarla da kıyasıya mücadele etmek zorunda kalmıştı. O yıllarda Yeni Asya çatısı altında olan neredeyse bütün Nurcular, solun ve komünizmin karşısında en büyük parti olan Adalet Partisi’ni böleceği kaygısıyla Ecevit’ten çok Erbakan aleyhinde yayınlar yapıyor, broşürler yayınlıyordu. Benzer şekilde Süleymancılar da Adalet Partisi’nin militanı gibi siyasi faaliyet içinde oluyor, Erbakan’ı yeşil komünist olmakla, Müslümanları bölmekle itham ediyorlardı.
O zamana kadar sadece “Süleyman Efendi’nin talebeleri” olarak bilinen cemaate, halk Süleymancılar adını takmıştı. Bu ad Süleyman Efendi’ye bağlılıklarından çok, Süleyman Demirel’e bağlılıklarından dolayı verilmişti. Süleymancı denince, Demirelci cemaat anlaşılıyordu.
MSP’liler, devamında Refah Partililer geçmişten beri yaşanan bu mücadeleler nedeniyle Said Nursi’yi sevmelerine rağmen Nurcuları, Süleyman Efendi’yi sevmelerine rağmen Süleymancıları sevmediler. Liderleri İslam mücadelesi vermiş, çile çekmiş, zehirlenmiş, işkence görmüş, sürgün edilmişken cemaatleri İslam mücadelesi veren Erbakan’a karşı batılların yanında yer almışlardı. “Said Nursi sağ olsaydı Nurculara, Süleyman Efendi sağ olsaydı Süleymancılara beddua ederdi” diyenler vardı.
Nurcular daha sonra Belediye Başkanlığı döneminde Refah Partili Erdoğan’ı desteklemeye başladılar. Ak Parti döneminde ise Yeni Asya haricinde bütün Nurcular Ak Parti’de yer aldılar, hala destekliyorlar.
Ancak Süleymancılar zamanında Erbakan’a olduğu gibi, Erdoğan’a da yakın durmadılar. Tersine karşılarında kim varsa onun yanında yer aldılar, hatta CHP’yi desteklediler.
Milli Görüşçüler ve Ak Partililer gerçekten de Said Nursi’yi sevdikleri gibi Süleyman Efendi’yi seviyorlardı.
3 Mart 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat kanunu gereğince medreseler kapatılınca müderrisliği bırakmak zorunda kalan Süleyman Efendi bu kanunla din ilimlerinin ve Kur’an ilimlerinin kaybolmasına sebep olacağını düşünerek arkadaşlarına:
“Efendiler! Hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık, İslam’ın tebliğ memurluğudur” diyor, talebe okutmak gerektiğini söylüyordu.
İstanbul vaizliğine tayin edilmekle beraber o günden sonra talebe okutmayı hayatının gayesi olarak gördü. Fakat okutacak talebe bulunmuyordu. O zor günleri şöyle anlatmıştı:
“Okutma imkânı yoktu fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Bunun üzerine kızlarımı okutmaya başladım. Sonradan talebe okutma imkânı buldum. Yaşlılardan başladık, gençler daha sonra geldi.”
Süleyman Efendi bir yandan İstanbul’un değişik camilerinde vaaz ederken, bir yandan da camilerin müezzinliklerinde, apartman bodrumlarında, bulabildiği her yerde talebe okutmaya başladı. Gedikpaşa’daki Azakzade apartmanının bodrumunda, Avukat Osman Bey, Hacı Refik, Mehmet Efendi’yle oluşan halkaya, daha sonra Biletçi Hüseyin Efendi, Tüccar Çırpanlı Mustafa Efendi, Beypazarlı Terzi Ali Bey, Kalaycı Hocalar dahil oldu. Peşinden Topçular’da, Kısıklı’da, Şehzadebaşı’nda halkalar oluştu.
Taksiyle İstanbul’u gezerek Kur’an öğreten Süleyman Efendi
Çok sıkı takibat altında olduğu için sıkça yer değiştirmek zorundaydı. Bir gün Şehzadebaşı’ndaki caminin müezzin odasında, diğer gün Erenköy’de bir talebesinin evinde, öbür gün bir apartmanın bodrumunda, bir sonraki gün bir başka yerde ders okutuyor, Kur’an öğretiyor, nasihat ediyordu.
“Evlâtlarım! Bugün insanların pek çokları vadilerden akan sel gibi cehenneme doğru hızla akmaktadırlar. İnsanlar bu selden kendilerine lâzım olanları kurtarmak için nasıl çırpınırlarsa; biz de ilim ve cihadla cehenneme gitmekte olan bu insanlardan elimizden geldiği kadar kurtarmaya çalışacağız.”
Fakat öyle zamanlar geldi ki, talebeyle bir yerde toplanıp okutmak imkânı kalmadı. Taksi kiralayıp İstanbul’u gezermiş gibi okutmayı denedi. Birkaç talebesi ile Haydarpaşa Gar’ından Ankara istikametine giden trene biniyor, Arifiye istasyonuna kadar ezberden ders okutuyordu. Arifiye istasyonunda iniyor, Ankara’dan gelen trene binerek İstanbul’a kadar okutmaya devam ediyordu.
1930-36 yılları arasında Çatalca’da kiraladığı Halit Paşa’nın Kabakça Çiftliğinde bulabildiği birkaç talebe ile derse başlamıştı. Bir taraftan ders okutuyor, diğer taraftan da Sirkeci’ye gelerek, Anadolu’dan bir liraya çalışmak için gelen gençlere üçer lira vererek okutmak için yanına alıyordu. Kabakça çiftliğinde beş ayrı değirmende talebe okutup derse devam ederken bu durumdan şüphelenen polisler bu kadar gencin çalışmasında bir iş var diyerek takibe aldılar. Çünkü Süleyman Efendi, talebeleri işçi olarak gösteriyordu.
Süleyman Efendi bu takipten kurtulabilmek için talebeleriyle oraya 20 km uzakta olan Kuşkay dağına gitmek zorunda kaldı. Eşya ve kitaplar sırtlarında oldukları halde orada bir kulübede derse yine devam ettiler. Ancak bunu haber alan jandarmalar Süleyman Efendi’yi Kur’an öğretirken yakaladılar.
Süleyman Efendi daha sonra Lüleburgaz’da pancar çiftliği kiraladı, çapa adı altında talebe okutmaya devam etti. Ardından Anadolu’ya geçerek Konya Ereğlisi kırlarında ve Toros dağlarının tepelerinde kurduğu mandıracılık aracılığıyla talebe okutmakla meşgul oldu. 1936 yılı yaz mevsiminde talebesi ve damadı olacak Kemal Kaçar ile tanıştı. Kaçar talebe organizasyonunda en büyük yardımcısı oldu.
Ancak ne yapsa takip ve tevkiflerden kurtulamıyorlardı. 1939 yılında bir gün evinden alınarak İstanbul Emniyeti Birinci Şube’ye getirildi. Oradaki üç günlük işkenceye dostları ve yakınları da ortak edildi. Ama mahkemeye çıkarıldığında Birinci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından salıverildi.
Takibatlar devam ettiği için sürekli yer değiştiriyor, çiftliklerde, tarlalarda, trenlerde dini tedrisat vermeye devam ediyordu.
1946 yılında Sivas’taki askeri birliğe İsmet İnönü imzasıyla ‘Süleyman Hilmi Tunahan ismindeki bir zât kiralamış olduğu tren vagonlarında dinî tedrisat yapmaktadır. Derhal araştırıp, yakalanıp tevkif edilmesi..’ emri gönderilmişti. Bu emir üzerine çavuş İbrahim Baştürk’ün emrine 20 asker verildi. Divriği’ye yakın bir istasyonda iki vagonun devamlı beklediğini görünce, tren istasyon şefinin yanına gittiler. Arama emrini göstererek bu vagonları arayacaklarını söylediler. İstasyon şefi biraz panikleyerek ‘o trenler arızalı, onlarda bir şey yok’ dedi.
İbrahim Baştürk yanındaki askerleri dışarı çıkardı ve kendisine: ‘Gerçekten eğer bu zât bu vagonlarda ise ikimiz beraber gidelim, haber verelim, tedbirini alsın. Ben de bir Nakşî evlâdıyım’ dedi. Böyle deyince istasyon şefi biraz rahatladı. Askerleri oradan uzaklaştırdıktan sonra ikisi tren vagonuna doğru gitti. Vagonun birinde yataklar, çuvallar içinde kuru peksimetler vardı. Diğer vagonda da Süleyman Efendi otuz kadar talebesiyle dinî tedrisat yapıyordu. İbrahim Baştürk tebligatı arz etti: ‘Efendim, böyle bir durum var. İki gün sonra bizim görevimiz bitiyor. Biz kışlaya döneceğiz, yeni ekipler vazifelendirebilirler. Siz tedbirinizi alınız’ dedi.
Süleyman Efendi çok memnun oldu. ‘Evlâdım, çok büyük hizmet ettiniz, Allah razı olsun’ diye dua etti. İbrahim Baştürk askerleri alıp oradan ayrıldı.
1950’lere gelindiğinde oluşan serbestlik havası içinde, dini faaliyetler kısmen rahatladı. 1951’de Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in Çamlıca’daki evinin birinci katında ilk Kur’an kursu açıldı. İlk........
