menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Armağan Öztürk & Doğancan Özsel yazdı: Yeni Türkiye’nin eski hikayesi

41 0
10.03.2026

Son güncelleme: 10 Mart 2026 -

Armağan Öztürk & Doğancan Özsel yazdı: Yeni Türkiye’nin eski hikayesi

Doğancan Özsel & Armağan Öztürk

Doğancan Özsel & Armağan Öztürk

Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının yargılanmasına nihayet başlandı. Ancak neredeyse bir yılı bulan tutuklu bekleyişin ardından savunmalarını yapmak üzere hâkim karşısına çıkartılan eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, “Savunma yapmayacağım, yargılayacağım” diyerek tavrını ortaya koydu. Toplumun en azından yarısı, sürecin hukuktan çok siyaseti ilgilendirdiği ve gelecek seçimleri şekillendirmeyi amaçladığı kanaatinde. İmamoğlu ve Özel de duruşmayı bir siyasi platforma çevirerek bu kanaatin tüm topluma yayılmasını sağlamaya çalışıyor. Bu süreçten iktidarın mı yoksa muhalefetin mi galip çıkacağı şimdilik belirsiz. Ancak Silivri’de yaşananlar, Türkiye’de demokrasinin geleceğine dair derin bir karamsarlığın topluma yayılmasına da neden oluyor.

Otoriter idari pratiklerin siyasi tarihimizdeki sürekliliği düşünüldüğünde “böyle gelmiş böyle gider” demek işin kolay yolu. Oysa aynı siyasi ve toplumsal tarihimiz, demokratik eğilimlerin sessiz ama daimi basıncını da ortaya koyuyor. Bunun altını çizmek ve güncel politik gündemi hem kültürel hem de sosyolojik bir bağlamda ve daha geniş bir tarihsel ölçekte değerlendirmek, umut siyasetini yeniden üretebilmek için önemli. Bu noktada yapılması gereken ilk şey bugüne nasıl geldiğimizi anlamak ve Erdoğan iktidarını doğuran koşulları yeniden hatırlamak.

Babamın Bavulu başlıklı konuşmasında Orhan Pamuk tüm İstanbulluların, hatta tüm ülkenin paylaştığı bir merkezde olmama halinden bahseder. Buna göre bizim için merkez başka bir coğrafyada, Batıdadır. İnsanlar bu ekonomik ve kültürel merkezin uzağında olduğunu her daim hisseder. Tabii sadece Batı’ya değil Doğu’ya da pek benzemeyiz. Dinimiz aynı olsa da kültürümüz farklıdır. Kahire’den İstanbul’a geldiğinizde sadece coğrafya değil sosyoloji de değişir. Orta Asya ile kurulan bağ ise, gündelik yaşam pratiklerindeki farklar nedeniyle mitik kalmaya mahkumdur. Tüm bunlar karşımıza bir kimlik sorununu çıkartır. Doğu’da yer alıp Doğu’ya benzemeyen, Batı’ya yönelip Batılılar tarafından kabul edilmeyenlerin ülkesi, bu ikircikli ruh halinin ürünüdür. Kimseye benzemezliğiyle gurur duyan ama aynı zamanda benzemediği kültürler tarafından kabul edilmeyi de düşleyen daimî bir kaygı toplumudur bizimkisi.   

Cumhurbaşkanının otuz yılı aşan siyasal başarısı işte bu kaygıyı dindirmekteki ustalığından geliyor. Popüler bir siyasi figür olmanın ötesinde, iki yüzyıllık kimlik krizine verilen güçlü bir yanıt niteliğinde Erdoğan. Amatör futbolculukla başlayıp başkanlıkla sonuçlanan ve aday olduğu hiçbir seçimi kaybetmeyen hikayesiyle o, pek çok kişi için hala bir özgüven seçeneği.

İktidar-muhalefet diyalektiğinde süreklilik

1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na seçilmesinden bu yana seçmenlerine verdiği güven ve karşılığında gördüğü büyük teveccüh, Erdoğan’ı yeni bir iktidar mimarisine yöneltti. Devlet yeniden inşa edilirken otorite ve meşruluk da bahsi geçen sürece paralel bir şekilde değişti. Kamu idaresinin otoriter tonu gitgide arttı. Elbette bu tespiti tarihsel sosyolojik bir bağlamda düşünmek gerekir. Çünkü Türkiye’de demokrasi eksikliği Erdoğan’ı çok önceleyen bir sorun. Öyle ki Türk modernleşmesinin hikayesini bürokratik vesayet pratiklerinden bağımsız bir şekilde düşünmek imkânsız. Ancak son çeyrek asırda Kemalizm’le devlet arasındaki organik ilişki çözüldü. Ama bu defa da çoğunluk iktidarının önüne hiçbir denge ve fren mekanizması konulmamasından kaynaklı başka bir demokrasi tartışması patlak verdi.

AKP iktidarını pekiştirdikçe, çevrenin gerçekten de merkeze taşındığını gördük. Bu anlamda bir dizi olumlu sınıfsal dönüşümün yaşandığı düşünülebilir. Ancak neticede ne Erdoğan’ın arkasına aldığı çoğunlukçu yapı çoğulcu bir alternatife evirilebildi ne de devlet iktidarına liberal sınırlamalar getirmek isteyen siyasi elitler amaçlarına ulaşabildi. Dolayısıyla Türkiye’nin siyasal sosyolojisi geçen çeyrek yüzyılda bazı bakımlardan yeniden kurulmuş olsa dahi, muhalefeti iktidar karşısında dezavantajlı konumda tutan asimetrik devlet mimarisi hiç değişmedi. Merkez ile çevre arasındaki gerilim ise özü itibariyle aynı kaldı. Kimi tekil odaklar merkezden çevreye doğru itilirken yerlerine yeni merkezi güçler devşirildi. Ancak bir sosyopolitik gramer olarak merkez-çevre sistemi aynı biçimselliğini korumayı sürdürdü.

Türk siyasi hayatının AKP ile özdeşleyen yıllarını hakkaniyetli bir şekilde analiz edebilmek için, söz konusu dönem ile öncesi arasındaki sürekliliklere yaptığımız bu vurgu önemli. Öte yandan siyasal yapımızda süregiden eğilimlerin baskın karakteri, Erdoğan dönemi ile öncesi arasındaki farkları görmemize de engel değil.İslami tonu giderek ağır basan AKP Türkiye’si, önceki dönemin aksine güçlü liderlikte kişiselleşen bir sistem. Şüphesiz Kemalist reel politikte de karizmatik bir ulu önder anlayışının ağırlığı vardı. Ancak Atatürk büyük oranda sembolik bir figürdü. Erdoğan öncesi rejimin elitleri eylemlerini ulu önder üzerinden meşrulaştırıyor, temel kararları bir anlamda onun adına alıyordu. Erdoğan’la birlikte bu meşrulaştırma stratejisi tarihe karıştı. Yeni Türkiye’nin kurucu lideri olarak Cumhurbaşkanı, siyasal sistemin hem başat imgesi hem de aktif idarecisi konumunda. Bu anlamda ülkenin son çeyrek asrı sembolik değil fiili bir karizmatik lider yönetiminde geçti.

Kemalizm’den İslami-milliyetçi ideolojiye geçişin bir karizmatik liderin iradesine sıkı sıkıya bağlı olması, Weberci anlamda ciddi bir kırılmaya işaret ediyor. Bu noktada Alman sosyoloğun öngördüğü çizgisel ilerleme sürecinin tersine işlediği bir örnekle karşı karşıyayız. Zira ülkemiz son çeyrek asırda bir kurumsallıktan arınma süreci yaşadı. Yasal/bürokratik akıl yerini karizmatik meşruluğa bıraktı. Partisinin ve her türlü fikrin önüne geçen şahsi karizmasıyla Erdoğan, eski Türkiye’nin kurumlarıyla mücadele etti. Bunların bir kısmını yok ederken, diğerlerini yeni siyasi koşullara uygun hale getirdi. Askeri ve bürokratik vesayet böylece gerçekten bitti. Artık kimse seçilmiş hükümete emir ve talimat veremiyor. Ama bu durum aynı zamanda kurum kültürlerinin, kuralların ve rasyonelliğin gerilemesi anlamına da gelmekte. Bugün bürokrasi yazılı düzenlemelerden çok sözlü talimatlara, çeşitli kişisel bağlara ve aidiyetlere dayalı olarak iş görmeye çalışıyor. Bunun yol açtığı sorunları ise siyasetten hukuka, ekonomiden sağlık alanına değin pek çok boyutta gözlemlemek mümkün.

Devletin sosyolojik temeli

Bugün deneyimlediğimiz rejime dair tartışmayı, toplumun örgütlenme biçiminden bağımsız şekilde yapmak siyaset sosyolojisi açıdan doğru olmaz. Çünkü Türkiye’deki demokrasi krizinin yapısal ve uzun erimli dayanakları var. Bizler özel mülkiyetin, burjuvazinin ve sivil toplumun geç kurumsallaştığı bir tarihsel mirasın çocuklarıyız. Örneğin en kentsoylu olduğu varsayılan ailelerin varislerini stadyumlarda holiganlık gösterileri yaparken gördüğümüzde hiç yadırgamıyoruz. Pek çok doğu toplumu gibi bizde de devlet fazlasıyla güçlü ve kaynaklar onun tarafından dağıtılıyor. Patrimonyal ve patronaja dayalı bu sistemde burjuvalar büyük oranda devlete bağımlı. Liberal demokratik kültür ve bireycilik, demokrasiye istikrar kazandıramayacak ölçüde istisnai. Tam da bu nedenle, demokrasi eksikliğimizden bahis açıldığında tüm sorunları Erdoğan’ın liderliğine ve politik tercihlerine bağlamak fazlasıyla kolaycı bir yaklaşım olur. Analiz çerçevemizi tarihsel ve toplumsal ölçeği kapsayacak biçimde genişletirsek, son otuz yılda yaşananların nedenden ziyade birer sonuç olduğunu görebiliriz.

Unutmayalım ki eski Türkiye’nin de hukuk devleti karnesi son derece zayıftı. Devlet adına yürütme gücünü seferber eden hükümet kategorik olarak belli kesim ve zümreleri ötekileştiriyordu. Hem vatandaşlık kavrayışı hem de makul kabul edilen siyaset gündemi yoğun bir şekilde ötekileştirme üzerine kuruluydu. Sosyalistler, Kürt hareketi ve dönem dönem İslamcılar devlet şiddetine maruz kalmaktaydı. Hapishanelerinde hak ihlalleri ve hatta işkence yaygındı. Ayrıca sermaye ile emek arasındaki ikilikte devlet, genelde ulusal burjuvazinin lehine olacak şekilde emeği ve emek örgütlenmesini baskı altına tutuyordu. Dolayısıyla devletçi şiddetin sınıfsal bir arka planı da vardı. Bu nedenle Yeni Türkiye analizi yaparken Eski Türkiye’deki hâkim koşulları da dikkate almak gerekli.

Türkiye ne eskiden dört başı mamur bir demokrasiydi ne de bugün demokratik hukuk devleti idealinden tümüyle kopmuş durumda. Melez ya da eksik demokrasi Türk siyasi hayatının yapısal bir özeti. Ancak şu tespit önemli: AKP iktidarı Kemalist kesimlere göre çok daha popülist. Seçim kazanmak ve seçim başarısı için gerekli olan her şekilde toplumsal mobilizasyonu temin etmek, mevcut........

© Medyascope