menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’nin Kıbrıs’taki çıkmazı…

24 0
29.03.2026

Orta Doğu’da birinci ayını geride bıraktığımız savaş ve bu savaşın etrafında şekillenen diplomatik manevralar, bölgesel bir çatışmanın çok ötesinde, küresel kapitalist sistemin ve enerji jeopolitiğinin yeniden dizayn edildiği bir sürece işaret ediyor.

Öncelikle şunun altını net olarak çizmek gerekiyor: Savaş olağan seyrinde devam ediyor ve ABD’deki Trump yönetiminin aldığı son kararlar, savaşı bitirmeye değil, enerji ve mali piyasaları kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmeye yönelik adımlardır.

Trump’ın bu işten sıyrılmaya çalıştığı ya da Netanyahu tarafından “kandırıldığı” şeklindeki okumalar, sahadaki realiteyle bağdaşmıyor. ABD’nin, özellikle de Trump yönetiminin, savunma sanayi ve hidrokarbon yatakları üzerinden okuduğu bambaşka bir ajandası var. Tıpkı Venezuela’da ya da Suriye’de gördüğümüz gibi, ABD’nin İran’daki temel hedefi bölgeye “demokrasi” götürmek değil; Batı ile uyumlu, enerji kaynaklarını ABD şirketlerinin kullanımına açabilecek pragmatik bir yönetimin iş başına gelmesidir. Trump, zeki bir iş adamı pratiğiyle bu savaşın maliyetini Avrupa’ya ve Körfez ülkelerine yıkmayı büyük ölçüde başarmış, Orta Doğu’da İsrail eksenli yeni bir güvenlik mimarisinin temellerini tahkim etmiştir.

Bu tablonun sessiz ama en kârlı aktörlerinden biri ise şüphesiz Rusya’dır. Projektörlerin Ukrayna’dan Körfez’e kayması, silah ve mühimmatın bu bölgeye yönelmesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin enerji fiyatlarını yukarı çekmesi, Rusya hazinesi ve dış politikası açısından bulunmaz bir fırsattır. Çin ise her zamanki “bekle ve gör” politikasıyla, askeri ve siyasi arenada Rusya’yı takip ederken, asıl odak noktasını kendi enerji güvenliğini nasıl sağlayacağına kilitlemiş durumdadır.

Doğu Akdeniz ve Kıbrıs: Tehdit mi, Fırsat mı?

Tüm bu küresel satranç oynanırken, krizin dalgaları kaçınılmaz olarak Doğu Akdeniz’e ve Kıbrıs’a çarpıyor. Ancak burada bir yanılgıyı düzeltmek şart: İran saldırısı ya da Körfez’deki gelişmeler Kıbrıs’ın önemini artırmış değil; Kıbrıs zaten çok önemli olduğu için bu krizdeki rolü daha görünür hale gelmiştir.

Kıbrıs, Avrupa Birliği’nin sınırıdır. İngiliz üsleri üzerinden NATO’nun bölgedeki “yüzen uçak gemisidir”. Fakat bundan çok daha önemlisi, Kıbrıs bugün Chevron, Exxon, Total ve ENİ gibi çok uluslu enerji devlerinin operasyon merkezidir. Unutmamak gerekir ki; Chevron ve Exxon neredeyse, ABD oradadır. Total neredeyse Fransa oradadır. Dışsal etkiler, Kıbrıs Adası’nı bugün bambaşka, çok daha stratejik bir konuma taşımıştır ve savaş bittiğinde de bu gerçeklik değişmeyecektir.

İşte tam bu noktada, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs’ın içine düştüğü açmazı konuşmamız gerekiyor. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ve transit ticaret yolları açısından vazgeçilmez bir aktör olma potansiyeline sahipken, ne yazık ki dış politikamızı salt bir “tehdit algısı” üzerine inşa etmiş durumdayız. Klasik SWOT analizindeki “Fırsat” (Opportunity) kelimesini lügatimizden sildik, her gelişmeyi bir beka sorununa dönüştürdük. Tehdit algısıyla yaşamayı ve abartmayı çok seviyoruz galiba.

Bir yanda NATO üyesi olmakla övünüyor, diğer yanda Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği üzerinden devasa bir ticaret hacmi yürütüyoruz. Ancak iş Kıbrıs’a geldiğinde, bu dış etmenleri ve uluslararası hukukun realitelerini bir kenara bırakıp, salt ulusalcı ve sözde antiemperyalist bir refleksle hareket ediyoruz. “Deniz üssü kuralım, hava üssü kuralım” hamleleri, Birleşmiş Milletler kararları ve sahadaki uluslararası ittifaklar karşısında maalesef bir sonuç üretmiyor.

Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine oluştuğu iddia edilen o üçlü, dörtlü yapıların (İsrail-Kıbrıs-Yunanistan-ABD) tümünün temel nedeni, geçmişte Türk dış politikasının yarattığı boşluklar ve Mısır, İsrail gibi aktörlerle rasyonel olmayan gerekçelerle köprülerin atılmasıdır. Bugün bu hatalardan dönülmeye çalışılsa da, Kıbrıs konusunda iktidarı ve muhalefetiyle içine hapsolduğumuz “devlet politikası” ezberi, bizi çözümden ve bölgesel zenginlikten uzaklaştırıyor.

Türkiye, Kıbrıs politikasını hamasetten arındırıp, değişen küresel enerji ve güvenlik mimarisine entegre edecek şekilde revize ettiği gün, Doğu Akdeniz’in en çok kazanan ülkesi olacaktır. Aksi takdirde, adayla ilgili dışsal etkilerin tümü Türkiye’nin aleyhine gelişmeye ve bizi kendi coğrafyamızda yalnızlaştırmaya devam edecektir. Realite budur ve dış politika, temennilerle değil, bu realiteler üzerinden kurgulanmak zorundadır.

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü