Kendimde Kendimi Göremiyorum
NAYLON malzemeden yapılmış bir pazar çantası vardı elinde. İçinde öteberi denilen ev ihtiyacından ziyade esvap koymuştu. Terlediğinde değiştirebileceği iki atlet ve bir göynek. Bir de üşüdüğünde giymek üzere rahmetli anasının ördüğü dilimli süveter. Hepsi bu.
Köy camisinin önünde birikip muhabbeti savuran yaşlılara selam verdi. Az ötedeki duvar dibinde dama oynayan akranlarına merhaba diyerek yürüyüp köyün dışına çıktı.
Hiç kimse nereye böyle diye sormamıştı. Merak etmemişlerdi. Aslında istediği tam da buydu. Çünkü vereceği cevabı anlayabileceklerinden kuşkuluydu. Dolayısıyla canına minnetti.
ÇOBANA rastladı. Koyunlarını yamaca salmış alıç ağacının gölgesine sığınmıştı. Kendisini fark edince ayağa kalkarak uzaktan seslendi. “Hey… Asım emmi buyur, gel hele gel…”
Çok dalgın yürüyordu. Etrafa bakmıyordu. Bu bozkırda ama es kaza önüne bir şey çıksa çarpardı.
Kendisini duyuramadığını gören çoban iki elinin küçük parmaklarını ağzında birleştirerek ıslık çalmak zorunda kaldı. Bu, esasen ayıp saydığı bir tutumdu. Yaşça kendisinden büyüklere karşı yapılmazdı. Kabahat sayılırdı. Kendisi de yazılı olmayan bu nevi kurallara azami derecede uyardı. Biraz pişmanlık hissetmişti bu sebeple.
Asım emmi ıslığı duymuş ve ona yönelmişti. Sarıldılar birbirine. İyi sevişirler hürmette kusur etmezlerdi. Her ikisinin de sohbet edebildiği, günlük mevzular dışındaki meseleleri müzakere edebildiği başka birisi yoktu. İhtimam göstermelerinin ikinci nedeni de buydu.
Her ikisi de okuyan insanlardı. İçinde bulundukları fakirlik dolayısıyla kitap takası yaparlardı. Çocuklar yatıp el ayak çekilince oturur gecenin karanlığını ilimle aydınlatmaya girişirlerdi. Müzakere ederlerdi öğrendiklerini.
ORTAK kabulleri şuydu: İnsan okuyarak öğrenir ama bunun bilgiye ardından sahih ilme dönüşmesi ancak müzakere ile olurdu. Müzakere karşılıklı zikretme, fikretme........
