Aşkın İnsafına Bırakılan Akıl
EZELİ bir çatışmanın içine doğmuşlardı sanki.
Biri sürekli hayata duygusal bakarken diğeri mantığın süzgecini seri olarak çalıştırıyordu. Onlar uyumu çatışmasızlık olarak görmüyorlardı. Belki ifrat sayılabilirdi ama kanaatleri çatışmanın kişileri uyuma götürdükleri yönündeydi.
El hak kendileri tam da böyleydi.
ŞEYDA aklını, mantığını çoğu zaman aşkın insafına bırakıyordu. Bu doğru.
Aşk insaf ediyor muydu peki, hayır.
İnadına infilak ettirmek için her yolu deniyordu.
Bulanmadan durulma olur muydu hiç? Yanmadan sönmek kâbil miydi?
Susamayanın suya farkındalığı ne kadar olabilirdi ki…
İşte Şeyda bütün bunların ayırdına varmış olduğu halde isminin bir gereği olarak aklını, muhakemesini aşkın insafına bırakmıştı.
SEVDASI sebebiyle çılgına dönmüş olması buna mâni değildi.
Kimi zaman sevimli asilikleri de…
O, sevdanın verdiği tutkuyla, divanelikle hayata tutunuyordu.
Çılgın mıydı? Evet, yer yer böyleydi ama bu aklını yitirmek değil maşukuna teslim etmekti.
“Yâre götürmeyen aklı neyleyim, kalbime yük olur” en meşhur cümlesiydi.
RAHATINA düşkün olduğu doğrudur.
Ancak söz konusu cananı ise hiçbir şey söz konusu olamazdı. Vazgeçemeyeceği neyi olabilirdi ki…
Kendi konforunu bütün düşkünlüğüne rağmen erteleyebilirdi ancak sevdiceğinin rahatı için dünyayı tereddütsüz yakabilirdi.
Esasen tartışmayı sevmezdi. Kimseyle münakaşa ettiği görülmemişti. Sevdiği için dünyayı sırtına yükleyebilecek olan Şeyda mesele cancağızı ile olunca çatışmanın dibine kadar giderdi.
İlginç olan ise bunu aşkın közünü karıştırmak olarak görmeleriydi.
Her münazara, her çatışma, her yeni fikir, her aykırı görüş onları birbirine daha çok yaklaştırıyordu.
Aklını........
