Direniş
Bu öykü; Filistin’in direnişçi halkına, tüm çocuklarına, şehitlerine ve yüreği Mescid-i Aksa’da olan; insan kalabilen herkese ithaf olsun…
Bir gül kokusu, bir ikindi gölgesi ve annesinin gülüşü ile babasının şefkat dolu bakışlarıydı sol böğründe kalan. Yâdından çıkmayan ruhunu ısıtan ne varsa orada kalmıştı. Mescid-i Aksa’nın hemen güneyinde, Batın el Hava Mahallesi’nde iç avlulu, tek katlı evlerinin bahçesinde bıraktı bu hayata dair tüm güzellikleri. Bahçedeki güllerin dibinde oynarken mütebessim çehresiyle kendini izleyen babasının, ona çay ikram eden nur yüzlü annesinin hayaliydi şu kısacık ömründe ona cenneti hatırlatan. Artık başka bir âleme göçmüştü hakikat.
Şimdi ne demir gibi soğuğun uyuşturduğu elleri ne de dayanılmaz hale gelen açlığı, acı vermiyordu ona. Her şey evlerinin işgal edilip yaka paça dışarı atıldıkları o gün başlamıştı. Yuvasını savunan bir kartal gibi direnmişti babası. Üzerlerine saldıkları köpeklerden daha vahşi, daha korkak bir sürü işgalci müsveddesi zorla götürmüştü babasını. Altı ay boyunca babasından hiç haber alamadılar. Biçare annesi dört çocuğu ile Gazze’nin ara sokaklarındaki akrabalarının yanına taşındı. Çıkıp geldi bir gün yaslandıkları dağları, “Yel kayadan ne alır.” derler ya işte öyleydi o gün babası. Vücudundaki işkence izlerine rağmen heybetiyle bu toprağın üstünde asaletin timsaliydi sanki. Güneşleri doğmuştu tekrar yuvalarına. Varsın, o gül kokulu evleri olmasın. Zulmet yağmur olup yağsa da bu mukaddes toprağın üstünde vatanlarındaydılar çok şükür. Elbet boğarlardı o zulmeti, elbet kurtulurdu gül yüzlü Muhammed’in emaneti Mescid-i Aksa.
Hilalin ümmete küstüğü, Gazze’ye nur olup aktığı bir ramazan akşamıydı. Küçük kardeşlerinin, sofralarındaki su ve zeytine sevgi dolu bakışları huzurun cisim halini almasıydı sanki. İftara dakikaların kaldığı bir vakitte; ruhlarındaki mananın yuvalarını sardığı bir anda; büyük bir patlama sesi duydular. Sonrası acı ve karanlık… Kardeşlerinin bağırışları, annesinin “Allahuekber” nidası! “Yavrularım, ağlamayın, buradayım!” “Anne, baba kurtar bizi!”
Sonra ardı ardına sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen patlama sesleri. Geceye zulmet olan ışıklar… Siyonist zalimlerin zindanlarında söndürülen ciğerleri ve şefkat dolu yüreği dayanamadı o gece. Mütebessim yüzü ve sırtına saplanan şarapnel parçası ile koştu şahadete gül yüzlü babası, şehit babası, mücahit babası; yolundan gittiği babası…
Fevzi, İftar sofrasında en son gördüğü; Zeytin ve ekmeğe ant olsun!” dedi. “Mescid-i Aksa’nın, babamın, dinimin, intikamını alana kadar; vatanımın, özgür Filistin’in uğruna feda olana kadar durmayacağım.”
Üç kardeşi ve annesi hafif yaralarla enkazdan çıkabildiler. Babası onlardan önce şehadet şerbeti ile açtı orucunu, annesinin; “Ağlamayın sakın! Siz şehit çocuklarısınız, dik durun, babanız cennette bizi bekleyecek.” dediği o andan sonra bir daha hiç ağlamadılar, ağlayamadılar… Bir baba gibi sarıldı kardeşlerine Fevzi, şehit babasından öğrendiği şekilde. On beş yaşlarında omzuna nasıl bir yük bırakmıştı bu hayat. Annelerin ahının yükseldiği gökyüzünden zulüm akıyordu adeta üzerlerine. Sanki bütün insanlığın sinesinde can çekişiyordu merhamet. Susan Gazze’nin ezanları, okunan ümmetin selası mıydı o gece?
Şimdi, ya şimdi ne yapmalıydı, nereden başlamalıydı? Kalbindeki o yüce imanın kuvvetini taşıyamıyordu bu zihin. Gözünde zerre kadar ölüm korkusu yoktu. Kolaydı göğsünü şehadet kurşunlarına vermek. Vatanı ve bütün mukaddesatı uğruna feda edeceği bir canı vardı. Ölümü öldürmüşlerdi, en asil bir şekilde Hakk’a varmanın yoluydu sadece geriye kalan. Ama nasıl, nasıl mücadele etmeliydi, şimdi nereden başlasaydı? Bir el uzansaydı da gökyüzünden ona işaret etseydi.
Ve göğü yırtsaydı tekbirleri. Attığı her taş, Ebabil kuşlarının kanatlarında taşınsaydı. Gözünü kan bürümüş zalimi kanında boğana kadar ve nihayet arşa yükselseydi yorgun, cennetlik bedeni. Dizlerinin üzerine çöktü, sırtını yıkık duvara yasladı ve gökyüzüne baktı. Gözleri yayından fırlayacak ok gibi kavi. Süleyman as’ın rüzgârı esti sanki alnını okşarcasına.
Şehadet parmağı........
