menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Lambadaki Alev Gibi Tir Tir Titrerken

17 0
sunday

Güneş tepenin arkasına yavaş yavaş saklanmaya başlarken köylüler de hava kararmadan ellerindeki işleri bitirmeye çabalıyordu. Güneşin yakıcı etkisi azalmış, gündüz bakmaya çalıştığımda gözümün kamaştığı o kırmızı top artık çıplak gözle rahat görülebiliyordu.   Tarla, bahçe, bağ, dağ, tepe, çayır, çimen derken herkes görevlerini bitirmiş olmanın hazzıyla yorgun bir şekilde köyün yolunu tutmaya başladı. Ortalığın sessizliğe bürünmesiyle koro halinde şarkı söyleyen çekirgeler buralar artık bize emanet der gibilerdi.

Yorgun olanlar arasında akşama kadar tüm gün köyün sığırını güdenler de vardı.  Kolay mı onca sığırı bir arada tutabilmek? Sabah erkenden bir meydanda onları toplayıp gün boyunca otlatmak, karınlarını doyurmuş halde akşam olunca sahiplerine eksiksiz teslim edebilmek, kimseden laf söz işitmeden eve varabilmek. Üstelik bunu her gün düzenli yapmak öyle hiç de sandığınız kadar herkesin üstesinden gelebileceği bir iş değil.

Evet, bu akşam yine köyün sığırı karınları tok halde yavaş yavaş ve eksiksiz köye geldi. Herkesin ineği, buzağısı, danası, kendi evlerine yine şaşırmadan ulaştı. Ben yine tüm sığırın şaşırmadan kendi evlerine varmalarına şaşırmış halde babam ve annemin arkasında eve doğru yürümeye devam ettim.  Emanetleri yerlerine sağ salim teslim eden çobanlar için görev o gün için bitmiş demekti.  Başarıyla tamamlanan bu görevden sonra artık eve huzurla gidilebilir, gaz lambası ışığında akşam yemeği yenip deliksiz uykuya dalınabilirdi.

Yemek ve uyku faslından önce yapılması adet haline gelmiş bir şey daha vardı. Her akşam evlerin önlerinde yan komşularla havanın tam kararmasına kadar yapılan oturmalar. Annem ve babamın da yer aldığı ve yakın komşuların akşam sefası yaptığı ortama ben de katılır onların konuşmalarına şahitlik ederdim.  Bu oturmalar komşular için sanki tüm günün yorgunluğunun atıldığı bir terapi gibiydi. Ne kadar yorgun olursa olsun oraya katılan herkes için bu an mutlaka yaşanmalıydı. Bu oturmalar onlar için günün vazgeçilmez bir rutiniydi. Bu oturma seansları sadece bizim mahallede değil köyün diğer mahallelerinde de gerçekleşirdi. Genellikle herkes kendi evinin yakınındaki bir köşede, kapı önünde veya bir meydanda buluşur, günün öne çıkan gelişmelerini değerlendirirdi. Televizyon, radyo, internet, cep telefonu gibi kitle iletişim araçlarının daha hayatımıza girmediği günlerdi. Köye elektrik yeni gelmiş, televizyon da sadece birkaç eve uğrayabilmişti. Onun yüzünü görebilmek herkese nasip olmazdı. O yüzden teknolojinin nimetleri ile henüz tanışamayan köylülerin bir araya geldikleri akşam sefaları onlar için tek sosyalleşme fırsatıydı.

İlkokul ikinci sınıfa gidiyordum. Derslerimin iyi olduğunu, öğretmenimin bana ilgi gösterdiğini çok iyi hatırlıyorum. Hatırladığım diğer bir şey de o yaşlarda geçirdiğim hastalıklı günlerim. Yine böyle akşam sefalarından biri yaşanıyordu. O gün hava henüz kararmamış ama sohbet koyulaşmış haldeyken Abdurrahim Karakoç’un bir şiirinde söylediği gibi lambadaki titreyen alevin üşüdüğü gibi ben de tir tir titriyor, üşüyordum. Benim bu halim onca konuşulacak önemli konular arasında sanki kimsenin dikkatini çekmemişti. Sıcak yaz akşamlarından birinde soğuk kış günlerinden birini yaşıyordum. Ama bunun fazla önemi yok gibi bir durum vardı ortada. Akşama kadar çalışmaktan yorgun düşmüş annem ve babamın onca öncelikler arasında bunu fark edecek halleri de yoktu.

Bu titreme ve üşümenin yanında ateşimin de olması yokluk içerisinde yaşayanlar için de yok hükmünde olabilir miydi? Bunun normal bir ateş ve titreme olmadığını bir kişi fark etmişti. Fark edilmezler arasında kalan beni gören o günlerde büyük şehirlerden birindeki çocuk hastanesinde hasta bakıcı olarak çalışan komşumuz Emiş teyzeden başkası değildi.

O anda oradan geçerken benin halim dikkatini çekmiş olmalı ki hemen yanıma gelerek benim ateşime baktı. Çocuk hastanesinde çalışıyor olmanın verdiği tecrübe ile “bu çocuk hasta” dedi. Benim ateşle birlikte öksürmem durumun hiç de basit bir şey olmadığı izlenimi vermiş olmalı ki derhal hastaneye gitmem gerektiğini söyledi.  Ancak babamın bu durum karşısında yapacağı fazla bir şey yoktu.  Babam SSK’mız yok. Nasıl götürelim? Birkaç gün sonra geçer. Bir şeyi kalmaz. Daha önce de böyle olduğu durumlar oldu. Sonradan geçti diyordu.

Yoklukların söylettiği bütün bu mazeretler Emiş Teyzeyi ikna etmeye yetmiyordu. Kısaca babamın beni hastaneye götürecek ne vakti ne de nakti vardı. Siz karışmayın ben hallederim diyerek kendisinin götürebileceğini söyledi. Bu durumu bir taraftan titriyor bir taraftan da şaşkın şaşkın izliyordum. Bir an önce iyileşmek istiyordum. Ancak köyden de ayrılmak istemiyordum.  Hastaneye gitmek demek aileden uzak kalmak, okuldan ve derslerden ayrı düşmek demekti. Ama bunları çok fazla düşünecek mecalim de kalmamıştı. Kaç gündür öksürüyor, halsiz, bitkin ve ateşli halde dolaşıyordum.

Ertesi gün Emiş teyze ve babamla birlikte otobüse binip küçük halimle büyük şehre doğru yola koyulduk. Sabah erkenden sadece çocukların muayene edildiğini söyledikleri o hastaneye vardık. Gerekli muayene, tahlil ve tetkiklerden sonra “zatürre” olduğum ortaya çıktı. Doktorlar hastaneye yatmam gerektiği ve hastalığımın ilerlemeden kontrol altında tutulmasının şart olduğunu, aksi takdirde durumun iyi olmayacağın söylediler. Babamın en büyük endişesi olan SSK sorununu, Emiş teyze allem etti kallem etti bir şekilde çözdü. Hastane başhekimini ikna ederek benim hastanede kalacağım günlerin önünü açtı.

Hastaneye yatmam gerektiğini öğrenince içimi bir hüzün kapladı. Küçük yaşta tek başıma hastanede nasıl kalabilirdim? Böyle düşünmenin faydasının olmadığını kısa sürede anladım. Beni hemen bir çocuk koğuşuna aldılar. Üzerime çizgili bir pijama giydirdiler.  Bir ranzaya yatırdılar. Ben bir türlü babamdan ayrılmak istemiyor, ağlıyor, çığlıklar atıyor ama bir türlü ranzanın demirlerini aşamıyordum. Daha sonra ağlamaktan uyuya kaldım. Gözlerimi açtığımda babam yoktu. Karşımda elinde şırınga olan bir hemşire bana bakıyordu. Hemşire ve şırınga iki ay boyunca her sabah benim kâbusum olacaktı.

Artık hastane günleri başlamıştı. Her gün sabah yapılan iğne ile güne başlıyor, yapılan ilacın etkisiyle bir süre ayağımı oynatamıyor, gerekli ilaçların alınmasıyla gün devam ediyor, gün içinde koğuştaki diğer çocuklarla oyunlar oynanıyor ve akşam olunca gün uykuyla son buluyordu. Tam iki ay hastanede tek başıma kalmıştım. Zaman zaman ziyaretime teyzem ara sıra da amcamın geldiğini hatırlıyorum. Bir de okuldan iki ay uzak kalmama rağmen bana sınıfı geçtiğimi gösteren karnem gelmişti. Öğretmenimi ve okulumu özlüyordum. Ama yapacak bir şey olmadığı için hastanedeki kütüphaneyi ziyaret ederek oradaki kitaplar ile okul özlemimi gidermeye çalışıyordum. Annemi ve babamı özlememe rağmen hastanede yattığım süre içerisinde onlarla bir türlü görüşme fırsatımız olmamıştı. Ta ki iki ay sonra hastaneden çıkıp köye gittiğimde onları yine kavurucu güneş altında tarlada çalışırken bulana kadar.  Hastane günlerim çocukluğumda derin izler bıraktı. Yıllar geçse de hala o günleri hatırlarım. Hatırımdan çıkmayan bir başka kişi de elbette lambadaki alev gibi tir tir titrerken alevin sönmemesi için çaba gösteren, kendisini rahmet ve saygıyla andığım Emiş Teyze.

1969 yılında Ankara’da dünyaya geldi. İlköğretimini Çankırı’da, orta ve lise öğrenimini yatılı olarak Aydın’da tamamladı. Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde tamamladıktan sonra öğretmenlik yaptı. 1994 yılından itibaren sırasıyla Kırıkkale Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde hocalık yaptı. Hâlen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yabancı dil öğretimi, dil ve kültür çalışmaları alanında ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış birçok makale, kitap bölümü ve kitap editörlükleri bulunmaktadır. Ulusal-yerel gazete ve dergilerde yazıları yayımlanmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.


© İnsaniyet