Umutla Yaşamak (3)
Ankara daveti için dün yola çıktık. İlk uğrak yerimiz Bolu oldu. Burada kızım Nesime Beyza’nın evinde kalacak, onun tezine biraz bakacak ve sabahleyin de onu alarak Ankara’ya geçeceğiz. Böyle planlamıştık. Yolda planda biraz değişiklikler oldu; Beyza’nın akşam misafirleri varmış, benim için de bir program yapmışlar… Bu değişiklik iyi oldu, zira buna göre, gelecek hafta Bolu’dan taşınacak olan kadim dostum Mustafa Alişarlı’yı görüp halleşme vesilesi oluştu.
Bolu’yla irtibatımız, yıllar öncesinde Seyit Mehmet Şen hocamız vesilesiyle olmuştu. Siyasete atıldığı dönemde, bir grup arkadaşımızla birlikte gelip ona yardımcı olmuştuk. Sonra bu alakayı merhum Dr. Emin Acar’ın tavsiyesiyle Tokâd-ı Hayrettin ziyaretleriyle taçlandırmaya çalışmıştık. Ne zaman İstanbul-Bolu yolunu kullansam, mutlaka Tokâd-ı Hayrettin’e uğrar, öyle yoluma devam ederdim. Birkaç defa da liseden hocam olan Recep Hoşcan’ı ziyaret niyetiyle şehre uğramıştım. Bilahare Prof. Dr. Alişarlı rektör olarak atandığında, benim ona yardımcı olarak şehre gelmemi istemişti. Dostumun bu talebine müspet cevap veremedim. Çünkü ben bir dönem idarecilik yapmış, asıl yapmam gerekenin okumak ve yazmak olduğunun ayrımına varmıştım. Bir de yönetim açısından oluşacak muhtemel ihtilafları da dikkate alarak, dostumu kaybetmekten de korktum. Uzak kalalım, dost kalalım istedim. Bu sebeplerle affımı istirham ettim, kendi işlerimle meşgul olmaya çalıştım. Fakat ne zaman ihtiyacı olsa kalkıp gitmeye gayret ettim. O vesileyle dostumun çalışmalarını ve gayretini yakından görme imkânım oldu. Aşkla çalıştı, güzel işler yaptı. Fakat bizler çalışanı takdir etmeyi pek bilemeyiz. Takdir yerine, ikinci atama sonrası, güncel siyasetin rüzgârıyla hocayı yıpratan bir dil gelişti. Ama o sabırla işini yaptı, hizmetini üretmeye gayret etti. Devletine ve milletine faydalı olmak için canla başla çalıştı. Şimdi dönemi bitti ve asıl kadrosunun bulunduğu şehre, memleketine dönecek. Bu ziyaret de bir halleşme vesilesi oldu. Ona Ankara programından ve kitaptan söz ettim, projeden haberinin olduğunu öğrendim. Armağan kitabının editörü ondan da yazı istemiş; ama meşguliyetler sebebiyle yazamamış.
Sabah dokuz gibi yola koyulduk. Program, Ankara İlahiyat Fakültesi’nde, saat 14:00’te olacak… Ama biz erken çıktık yola. Çünkü Sivas’ta ikamet eden kızım Salime Bera, Hızlı Trenle 10:30 civarında Ankara Gar’ında olacak. Onu da alıp program öncesi bir yemek yemeyi düşündük. Kazan’a geldiğimizde Bera, Sivas-Yozgat arasındaki şiddetli kar yağışı sebebiyle trenin biraz gecikeceğinin haberini verdi. Ostim civarında bir benzin istasyonunda mola verdik ve ondan haber gelmesini bekledik. Nihayet onu da alıp Konya yolundaki Hacı Baba’ya intikal ettik. Burada çorbalarımızı içerken okul ve ev arkadaşım önceki dönem Ordu Milletvekili İhsan Şener aradı, bulunduğumuz mekânı teşrif etti. İhsan Şener, programdan haberdar olmuş ve Ankara’ya geleceğimi öğrenmiş… Geldi, biraz sohbet ettikten sonra birlikte fakülteye geçtik.
Fakülte’ye Cuma’ya birkaç dakika kala gelmiş olduk. Koridorda Celal Türer ve Mehdin Çiftçi ile karşılaştık, o beni hocaların ve arkadaşların Abdülmecit İslamoğlu’nun odasında beklediklerini söyleyip eşim ve kızlarımın istirahat etmeleri için odasının anahtarını vererek mescide geçti. Bu arada dekan İrfan Aycan, Selim Argun ve Nevzat Pakdil ile karşılaştım, selamlaştık, namaz sonrası görüşmeye karar verdik. Abdülmecit’in odasına vardığımda Ali Yılmaz, Mehmet Akkuş, Zülfikar Güngör, Halil İbrahim Sarıoğlu, Mustafa Sancar, Melek Dikmen, eşi ve çocuklarıyla bizim alanda çalışan diğer genç arkadaşlar oradaydılar. Birlikte namaza geçtik.
Namaz sonrası İrfan Aycan hocamızın davetiyle makamına intikal ettiğimizde orada Mustafa Said Yazıcıoğlu hocamız oturuyordu. Bu vesileyle çoktandır göremediğim hocamızı da görmüş, sohbet etmiş olduk. Daha sonra meclise Selim Argun, Osman Çakır ve Nevzat Pakdil dâhil oldu. Kısa, ama ıhlamurlar eşliğinde verimli bir sohbet oldu. Ben izin istedim, onlar rektör beyin geleceğini söylediler. Böylece programın yapıldığı, Yunus Emre Salonu’na geldiğimde uzaktan yakından iştirak eden pek çok dostla karşılaştım. Mesela Ali Yılmaz Kitabı’nın editörü olan Ali Öztürk Sofya’dan kalkıp gelmişti. Benim asker arkadaşım, dostum ve şairim Abdülhekim Koçin Bingöl’den, Bünyamin Ayçiçeği İstanbul’dan, Ali Ihsan Akçay ve Ahmet Mollamehmet Bursa’dan… Güzel bir program oldu. Ali Yılmaz hocamla başladı konuşmalar… Duygu dolu bir konuşma yaptı. Ağladı ve bizleri de ağlattı. Sonra Mehmet Akkuş hocamız ve bilahare Zülfikar Güngör. Nihayet bendenize geldi sıra; çıkıp bir şeyler söyledim. Ne söyledim ne anlattım? Doğrusu planlanan bir konuşma değildi. Salonun rayihası, konuşmanın çerçevesini oluşturdu. Daha sonra Fakülte korosu küçük bir konser sundu. Ruhen dinlenmiş olduk. Bilahare hocalarımıza sırasıyla kitapları takdim edildi. Ali Yılmaz’a İrfan Aycan, Mehmet Akkuş’a M. Said Yazıcıoğlu, Zülfikar Güngör’e Nesimi Yazıcı ve bendenize eski öğrencilerimizden şimdi Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve YÖK üyesi Münire Kevser Baş kitapları ve plaketleri takdim etti.
Vakit bir hayli ilerlemişti. Bera’nın trene yetişmesi gerekiyordu, fotoğraf çekimlerinin akabinde editör hocalarımıza getirdiğim Bursevî’nin Subha’sını Abdülmecit ve Cihat hocalara teslim ederek meclisten ayrılmak durumunda kaldık. Yoğun ve yorucu bir gün oldu; ama dostlukla ve muhabbetle dolu bir gün yaşamış olduk. Akşam Bolu’ya dönerken, virdimiz dostlarımızın yazıları oldu… Şükürler olsun. Binlerce şükür.
Birkaç gün süren seyahat nihayet tamamlanmış oldu. Güzel bir programda dostlarla buluştuk, halleştik. Ama yol yormuş. Biraz dinlendikten sonra çalışma masama geçtim. Seyahat güzel, ama geride işler kalıyor. Bekleyen işleri tasnif etmem, sıralamam gerekiyor. Yarın sabah ilk işim ara dönem lisansüstü programlara alınacak öğrencilerin imtihanına iştirak etmek olacak. İlan ettiğimiz lisans sınavlarıyla alakalı bir iki öğrencinin itirazı vardı; onlara bakıp varsa bir yanlışlık düzeltmeye çalışacağım. Ama bu günlerde asıl konumuz, Kutadgu Bilig… Kutadgu Bilig’e dair bir kitap çalışması içindeyiz, onu ikmal etmemiz gerekiyor. O bakımdan bu tasnif önemli. Yapılacak işleri sıralamak, bir düzen oluşturmak lazım.
Bir yandan çalışıyor, bir yandan da memleket türküleri dinliyorum. Zaralı Halil’in türküleri, kardan, kıştan ve gurbetten örülü bir memleket rayihası taşıyor odama. Sivas bu sene çok sıkı bir kış geçirdi. Kar ve soğuk kışın cilvelerinden birisi. Gelen haberlere göre bu sene daha çok kar yağmış memlekete. İnşallah bereket vesilesi olur. Türküler beni çocukluğuma götürüyor. O karlı günlerde okula gitmek için köyden şehre geldiğimiz günlere… Ellerimin buz tuttuğunu hatırlıyor, dualar ediyorum: Allah’ım, bereket vesilesi olsun yağan kar; dert ve gam sebebi olmasın… Tam bu sırada zil çaldı ve sevgili kardeşim Muhsin Ertuğrul bir poşetle çıkıp geldi.
Hoşbeşten sonra Muhsinciğimiz, beklediğim emanetleri poşetinden çıkararak masamın üzerine koydu. Bu beklenen emanet, İstanbul’un Kültür Hayatında Sîvâsîler kitabıydı… Sivaslılar Vakfı Başkanı Muhsin Kaya, Ahmet Turan Alkan’ın cenazesi için Bursa’ya geldiğinde yanında kitaptan birkaç tane getirmiş. Ancak Muhsin Ertuğrul’u görevi sebebiyle cenazede bulamadığı için kitapları noter Üzeyir Yılmaz’a bırakmış. Sağ olsun Muhsin de o emanetleri alarak getirmiş oldu… Çok mutlu oldum. Zira birkaç haftadır beklediğim kitaplara kavuşmuş oldum.
Bu kitabın uzun bir hikâyesi var. Yıllar önce, 2010’un sonbaharında Eyüp’te bir panel yapmıştık. Bu kitap o panelde yapılan konuşma metinlerinden oluşuyor. Bundan tam on beş yıl önce tasarlanan bir proje… O gün orada bulunan Abdullah Kucur ve Dr. Fatih Güneren Beyler göçlerini toplayıp beka semtine varalı yıllar oluyor. Orada henüz doktorasını sürdürenlerin bir kısmı şimdilerde alanlarında temayüz etmiş profesör olarak hizmet sunuyorlar. Eskilerin “vakt-i merhûn” dedikleri şey, tam da bu olsa gerek. Demek ki kitap demini yeni almış ve okuyucusuyla buluşuyor. Şükürler olsun.
Şu kadarını söyleyeyim, bu mütevazı teşebbüsümüz, Alim Yıldız hocanın da meseleyi sahiplenmesiyle o sene Sivas’ta Şemseddin Sivâsî külliyatını neşir projesine ve ardından bir sempozyuma vesile olmuştur. Hazretin bütün eserleri neşredildi, Arapça olanlar tercüme edildi. Güzel bir sempozyumla da ailenin diğer fertleri de tanıtılmış oldu. Bunlar güzel işler. Bütün bu güzel işlerin bir şekilde ucundan tutma bahtiyarlığına eriştiğim için şükrederim. İyi ki aynı rüyayı gördüğümüz dostlarımız var! Binlerce şükür.
7 Şubat 2026, Cumartesi
Dün Yusuf Hâs Hâcib ile alakalı metni tamamladım ve arkadaşlara gönderdim. Bu sene benim özel gündem konum Yusuf Hâs Hâcib’in Kutadgu Bilig’i… Bu konuda tıpkı Divânu Lugâti’t-Türk gibi bir kitap hazırlığındayız. Ama araya Bursevî ve başka konular girdi. Başka konular derken, projeyi sunmadan önce üzerinde çalıştığım, Din Dil ve Sanat isimli kitap ve Şu Bizim Ankara dosyası vardı. Hamdolsun, her ikisi de geçtiğimiz yıl içinde yayımlandı. Bursevî’yi daha yeni teslim ettik. Umarım güzel bir yayın olur. Şimdi senelerdir hayalini ettiğim, okuduğum, araştırdığım Kutadgu Bilig dosyası temel gündemimiz. İnşallah ilim dünyamıza yeni bir eser sunma imkânı olur.
Benim hazırladığım metin, kitabın girişi olacak. O sebeple de şu soru etrafında durdum: Balasagunlu Yusuf’un muradı neydi? Neden böyle bir kitap yazma gereği duydu? Bu tabi çok önemli bir konu. Eser İslamlaşma sonrası Türkçenin ilk metinlerinden… Aynı zamanda bir siyasetname. Yusuf, adeta Türk töresini İslam hukuku penceresinden yeniden okuyor. Yaşadığı coğrafyanın diğer kültürlerine, sözgelimi Budist metinlere de müracaat ediyor. Ama nereye dokunursa dokunsun, oradan devşirdiği bilgiyi tevhitle yeniden yoğuruyor. Böylece sağlam bir metin ortaya çıkarmış. Bu bakımdan çok mühim bir konu.
Şimdi diğer yazıları bekliyorum. Onları tasnif ve tashih ederek bir kitap ortaya çıkarmaya gayret edeceğiz. O süreçte de nasip olursa bir önsöz yazacağım. Şimdilik bekleme ve demlenme zamanı…
Beklerken bugün havanın da güzel olmasını bahane ederek köye gidelim dedik. Bir iki aydır bahçeye gidemiyorduk. Bu vesileyle şunu gördüm, Badırga’dan Karacabey’e doğru planlanan sanayi bölgesinde binalar görünür olmaya başlamış. Birkaç ay önce Bergama’ya doğru giderken, Bursa-Karacabey arasında, İzmir otobanına müteveccih yeni bir şehrin yükseldiğini görmüştüm. Köylüler bizim köyün arkasında da bir şehir planının olduğundan söz ediyorlar. Ben münzevi bir hayatın peşinde, kitaplarımı okumak ve yazılarımı yazmak için sakin bir yer arayışıyla bu köye gelmiştim. Bizim yerleşmemizden hemen sonra, sanıyorum bir iki sene içinde İzmir otobanı inşa edildi. Sonra sanayi… Şimdi de Bandırma’ya kadar gideceği söylenen hızlı tren güzergâhı inşa ediliyor. Böylece köy, sadece Bursa’nın değil, İstanbul ve İzmir’in de yanı başında bir mekâna tebdil ediyor. Köylüler toprakları değerleniyor diye seviniyorlar, ama ben biraz üzülüyorum; zeytin ağaçlarıyla adeta yeşil deniz olan bu güzellikler birer birer kaybolacak.
Fabrikalara ihtiyacımız yok mu? Elbette var. Ama bunların Marmara ve Ege havzasında yoğunlaşmasının önüne geçilmeli diye düşünüyorum. Buralarda da olsun elbette, fakat tarım arazileri teknolojiye kurban verilmesin. Dengeli ve doğru bir planlamayla bunların üstesinden gelinir. Gemlik körfezini sanayi teslim aldı. Şimdi görünen o ki yakın bir gelecekte Trilye’de de benzeri bir durum olacak. Yük gemilerinin yanaştığı lojistik merkezlerinin ve gümrüğün olduğu bir liman yapılacak. Böylece Marmara bütün koylarıyla adeta lojistik merkezi olacak. İncirin, zeytinin, üzümün ve armudun yetiştiği toprakları birer birer kaybedeceğiz. Benim korkum budur.
Yola çıktığımızda hava güzeldi, şimdi yağmur yağıyor. Radyoda haberler var; Doğu’da kimi yerlerde kar seviyesi 5 m’ye çıktı diyor spiker. Bu sene kar çok yağmış. Geçen hafta kızım buradaydı, Sivas’ta yağan kar sebebiyle lojmanın garajı çökmüş. Hak afetlerden korusun. Kar berekettir. Bursa’da, dağ yöresinde kar, Mudanya’ya denize yakın bölgelerde yağmur. Birkaç gündür havalar güzeldi, erik ağaçları çiçek açmış. Bahçeye geldiğimizde gördüm, güller tomurcuklanmış. İnşallah don olmaz. Yağmurla birlikte toprağın kokusu sarmış bahçeyi. Huzur, işte şu küçücük bahçede. Binlerce şükür olsun.
Bilal Kemikli, Sivas’ta doğdu. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tamamladı; 1998'de doktor, 2002’de doçent ve 2008’de profesörlüğe yükseltildi. Halen Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde çalışmalarını sürdürmektedir. Daha çok klasik şiir ve tasavvuf edebiyatı alanında akademik çalışmaları olan yazar, dini kültür ve düşünceye ilişkin denemeleri, hatıra, günlük ve eleştiri yazılarıyla da tanınmaktadır. Prof. Dr. Kemikli’nin eserlerinden bazıları şunlardır: Sun’ullah-ı Gaybî Dîvânı, Şair Şeyhülislam Ârif Hikmet Beyefendi, Oğlanlar Şeyhi Müfid ü Muhtasar, Dost İlinden Gelen Ses, Şiir ve İrfan, Sufi Aşk ve Ölüm, Şiir ve Hikmet, Şehir Hayat ve Dervîş, İnsan Deniz ve Hayat, Pîr Sultan Abdâl, Oğul Sen Sen Ol, Süleyman Çelebi ve Mevlid, Erzurumlu Bilge İmam Muhammed Lutfî Efendi, Mihenk, Çiğdem Der ki Ben Âlâyım: Memleket Yazıları, Kapı, Kıyıya Vuran Deniz, Kûşe-i Uzlet: Karantina Günlüğü, Ramazan Güzellemeleri, Âteş-i Aşk: Mesnevî Mektupları, Sufiyem Halk İçinde Yunus Emre, Demleyen Coğrafya ve Hacname.
